Yarından tezi yok eğer yapabiliyorsanız sahip olabildiğiniz kadar kıtlararası balistik füzeye sahip olun .Mümkünse bunlardan bir kısmıda nükleer olsun.Çünkü her an birileri demokrasi ve barış getirmek için ülkenize çökebilir(!)
Bu isim espirisi tabii ama gelin görün ki bundan başka çarede kalmamış gibi görünüyor.
Kıbrıs sorunu içine hapsedilmiş bir toplumun bu dünyada düzenin nasıl ve ne şekilde işlediğini bilmesi açısından tarihin kırılma noktalarını not etmesinde fayda olduğu düşüncesindeyim.
Çünkü insan aklı ,özgürlük hürriyet,barış nasıl korunur gibi hayati olabilecek konularda dahil genelde birçok şeyi unutmaya meyilli olarak tasarlanmıştır.
3 Ocak 2026 tarihine yeni bir dünya düzenine uyandık.
ABD, uzun bir süre tehdi ettiği Venezuela'ya barışı ve demokrasiyi tesis etmek için havadan ve karadan girdi!
Trump efendi Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini paketleyip aldı. Maduro, ABD'de "uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapmakla" suçlanıyor.Venezuela liderinin ABD halkının sağlığını ve refahını baltalamak amacıyla ülkeyi uyuşturucuya boğmayı hedeflediğini savunuyor!
Trump Venezuella liderini yakalandıktan sonra Medyaya da boy boy pijamalı ele geçirilmiş resimlerini servis etti ki Venezuella devlet başkanını küçük düşürürken kendi itibarını yükseltsin.
Yinede insaflı davrandı diyeceğim çünkü Maduronun üzerinde pijamada olmayabilirdi!
Maduro daha da madara olurdu anlayacağınız!
Ortada ABD'nin müdahalesini gerektiren geçerli bir neden var mıydı?
Bence yoktu.
Hoş ülkede demokrasi adına savunulacak bir şey kalmamış tarım bitmiş, hayvancılık bitmiş, memurun maaşı 3 dolar , emekli 3 dolar maaş alıyordu. Her yerde rüşvet vardı... Halk sağ, sol düşünmüyor, kendisine iş ve aş verecek herkesi kabullenmeye hazır bir haldeydi. Maduro seçim hileleri ile diktasını ayakta tutmakta. Saray çevresi zengin, halk açlıktan kırılmaktaydı.
Dünyanın en zengin petrol ve altın rezervlerine sahip topraklarda halk derin bir yoksulluk ve sefalet içinde yaşıyordu.
İşin en acı tarafıda Maduro yatağından alınırken ortada ne devlet vardı ne de bir millet.
Fakat yinede tüm bunlara rağmen Trumpın bir ülkeye çökmesini ve devlet başkanını alıp ABD’ ye kaçırması ve orada yargılanacağını söylemesi ne uluslararası hukuka ne demokrasiye ne insan haklarına ,ne halkların kendi kaderini tayin etme hakkına ne de dünya barışını korumaya uygun bir tavır değildir.
Keşke bunun yerine Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından çıkarılmış bir yakalama emri Venezuyada bununla ilgili bir BM Güvenlik Konseyi kararı olmuş olsaydı. Şimdiki durum tam olarak bir Egemenlik ihlali .
Venezule'nın güçlü petrol ve diğer yer altı kaynaklarının olması bu kaynakları ABD'ye peşkeş çekmek istememesi, bağımsız politika izlemek istemesi, başta Rusya, Çin ve İran gibi ülkelerle ilişkilerinin iyi olması ve daha da geliştirmek istemesi ABD nin bu ülkeye müdahale etmesi için yeterli bir sebeptir.
Kağıt üzerinde Venezuela, yaklaşık 300 milyar varil ile dünyadaki kanıtlanmış petrol rezervleri arasında en büyük hacme sahip bir ülke. Mevcut küresel ham petrol tüketim oranları (yılda yaklaşık 30-31 milyar varil) göz önüne alındığında, bu miktar dünyaya yaklaşık on yıl boyunca yeter. Bu rakamı bir bağlama oturtmak gerekirse, Suudi Arabistan’ın kanıtlanmış rezervleri yaklaşık 270 milyar varil, İran’ın yaklaşık 210 milyar, Rusya’nın yaklaşık 80 milyar ve Amerika Birleşik Devletleri’nin yaklaşık 145 milyar varildir.
Bu rakamlar sarsıcıdır ve ABD’nin emperyalist emelleri çerçevesinde Venezuela petrolünün muazzam stratejik önemini vurgulamaktadır.
ABD merkezli Foundation for Defense of Democracies isimli neo-con çizgideki bir düşünce kuruluşunun geçen ay yayımlanan Venezuela petrolünün ABD için önemi isimli makalesini ilgi duyanların okumasını salık veririm.
Peki ABD bundan sonra ne yapacak?
ABD, Venezuela petrolünün ihracatına öncülük edecek ve bunu ülkedeki altyapıyı inşa etmek ve başta Rusya olmak üzere dünya pazarında petrol fiyatlarını düşürmek için kullanacak.
Ne yazık ki ABD emperyalist ve haydut bir devlet olarak Demokrasi getireceğiz söylemi ile bunu dünyanın her tarafında hem de çok hoyratça yapmaktadır.
Dünyanın neresinde bir huzursuzluk varsa, bilin ki orada mutlaka ABD'nin parmağı vardır.
Afganistan, Rusya, Irak, Suriye, İran, libya, Ukrayna, Azerbaycan, Ermenistan ve daha birçok bölge ile birçok ülkedeki kargaşada ön plandadır.
Halihazırda bizde Suriye, Irak ,Kıbrıs ve Yunanistan'daki üsleri hem de bölgedeki stratejik ortağı İsrail vasıtasıyla tamamen ABD tarafından çevrelenmiş vaziyetteyiz.
Trump efendinin devlet başkanları ile münasebetlerinde bolca ettiği iltifatlara da dostum demesinede sakın aldanmayın. Bunlar ABD'nin başka işlerle meşgulken uyutma taktikleridir.
“Dostum” demek bir diplomatik nezaket değil; bir üstten sırt sıvazlama, bir psikolojik hiyerarşi kurma biçimidir. Sonuçta halkı yoksullaşan, gerilen, baskı altında yaşayan ülkelerin liderleri bir yabancı liderin ağzından çıkan tek kelimeyle kendilerine “üstün lider” payesi biçer.
Zamanı gelince ABD düğmeye basar, başta ulus ve üniter yapı olmak üzere, hem etnik hem de mezhepsel açıdan ülkeleri bölüp parçalamak için gerekeni yapmaktan kaçınmaz.
Peki biz yani Kıbrıs adasında yaşayanlar bundan sonra ne yapmalıyız?
Bir kere bu ada üzerinde 50 yıldır süren barış ortamının insan hak ve özgürlüklerinin korunması dışında dua etmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok ne yazık.
Buna Rum tarafıda dahil.
Dünyada barış ve demokrasinin koruyuculuğunu yapmakla övünen insan hakları havariliği yapan ABD,AB ve BM ‘ye güvenmenin dünyayı getirdiği duruma bakılırsa artık haklı olanın değil güçlü olanın sözünün geçtiğinide bir yere not etmemizde büyük fayda var.
Kıbrıs konusunda tarafların artık bu BM'nin çatısından falan bahsetmesi ise beyhude.Çünkü artık ne çatı ortada var nede temel. Dünyanın çivisi tam manası ile yerinden çıkmış durumda.
Daha adil eşitlikci herkesin söz sahibi olacağı ortak kararlar alabilecek yeni bir BM ye ihtiyaç vardır. Aksi halde başlayan bu yeni düzende insanlık ve değerleri yok olmaya doğru gidecektir.
Durum bu mihvalde ise yapacaklarımız çok nettir.
Bu topraklardaki barışın sürmesinin garantörü olan ve son 50 yıldır bunuda sağlayan Türkiye ile birlikteliğimizi güçlendirmeliyiz.Birbirimizi daha iyi anlamaya yönelik ilişkileri geliştirmeliyiz.
Buna Rum tarafıda dahil.
Her iki ülkede de ülkeyi yönetenler, siyasi ömürlerini uzatma uğruna hukuku eğip bükmeyi, kendinden olmayanları ötekileştirmeyi bırakıp,popülizmden uzaklaşmalıdırlar.
Demokrasiyi daha da yerleştirmeli toplumsal barışı sağlamak için iç cepheyi kuvvetlendirmek ve ülkenin savunma gücünü artırmak için çözümler üretmelidirler ve Doğu Akdenizdeki enerji kaynaklarının varlığınıda gözardı etmeden ülkelerimizi olması muhtemel en tehlikeli senaryoya hazırlamalıdırlar.
Tarihten ders almayanlar için tarih tekerrür eder unutmayalım.