İnsanlık tarihi, hırs ile erdemin, güç ile ahlakın ezeli savaşına sahne olmuştur.

Doğu’dan Batı’ya felsefe külliyatını şöyle bir karıştırdığınızda, devlet dediğimiz devasa mekanizmanın harcının aslında ne para ne de silah olduğunu görürsünüz.

O harç, düpedüz ahlaktır.

Platon Devlet’inde boşuna "iyi ideası"ndan bahsetmez; adil bir düzenin anahtarını filozof-kralların, yani bilgiyi erdemle harmanlayanların eline teslim eder.

Farabi, el-Medînetü’l-Fâzıla’sında siyasete ahlaki ve ilahi bir ruh üflerken; Kınalızâde Ali Efendi, Ahlâk-ı Alâî’sinde bireyin ahlakını toplumsal düzenin sarsılmaz temeli sayar.

Bu isimlerin karşısına sadece gücü, bekayı ve amaca giden her yolu mübah gören Machiavelli’yi koyabilirsiniz.

Fakat gelin görün ki, bugün gerek Türkiye Cumhuriyetinde gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) siyaset sahnesine çıkanların büyük bir kısmı ne Platon’un erdeminden haberdardır ne de Machiavelli’nin devlet aklından.

Onların tek bildiği ve bizimde gördüğümüz ; ilkesiz bir pragmatizm, kuralsızlık ve menfaat eksenli koltuk kavgalarıdır.

Siyaset, özü itibarıyla topluma hizmet etme sanatıdır.

Ancak günümüzde bu tanım, kişisel ikballer uğruna o kadar esnetildi ki, artık ortada ne esneklik kaldı ne de omurga.

Atalarımızın o muazzam sözü bugünlerin adeta özeti niteliğinde: “Rüzgâra göre eğilenin, yönü olmaz.”

Bakıyorsunuz, dün "değişim" ve "istikrar" sloganlarıyla meydanları inletenler, bugün eski düzenin en sert, en tahammülsüz temsilcilerine dönüşmüşler.

Siyaset ve ahlak ikilisinden bihaber olmanın faturasını bugün en ağır ödeyen coğrafyalardan biri şüphesiz KKTC’dir.

Kıbrıs Türk siyaseti, ne yazık ki uzun süredir toplumsal fayda üretmek yerine,yolsuzluk,rüşvet ve "nisap" krizlerinin gölgesinde can çekişiyor.

Meclis başkanlığı seçimlerinde yaşanan hukuki ve ahlaki kör düğümler, sahte diploma skandalları , sahte ehliyetler ve rüşvetler karşısında takınılan partizan tavırlar ve liyakatin tamamen rafa kaldırılıp makamların birer "ödül" gibi dağıtılması, KKTC’deki kurumsal çürümenin en somut vesikalarıdır.

Memleketin sokaklarında vatandaş ekonomik krizle, geleceksizlikle boğuşurken; siyaset kurumunun tek derdi koltuk paylaşımı, kurultay delege hesapları ve kişisel ikbal hatlarını ayakta tutabilmektir.

Kendi insanına, kendi gencine güven vermeyen; adaleti ve şeffaflığı içselleştiremeyen bir yapının, dışarıya karşı egemenlik ve varlık mücadelesi vermesi ne kadar inandırıcı olabilir ki?

Siyasetin ahlaki zeminini kaybettiği KKTC'de, kurumlar da toplumun devlete olan inancı da ne yazık ki içten içe eriyor.

Kuzey Kıbrıs'ta durum böyleyken, yaşadığımız bu adanın garantörü Anavatandaki muhalefet cephesinde de durum pek farklı değil.

Son dönemde yaşanan trajikomik meşruiyet tartışmasına, yani "Bay Kemal" figürüne bakınız lütfen.

Yıllarca elinde “Adalet” pankartıyla Ankara’dan İstanbul’a kilometrelerce yürümüş, "Benim derdim koltuk değil, bu ülkenin vicdanıdır" demiş bir lider düşünün.

Partisinde demokrasiyi, ön seçimi ve üye iradesini dilinden düşürmeyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun;Anayasa refrandumundaki mühürsüz oylara itiraz etmeyen ama kaybettiği kurultaya itiraz eden bugün arkasında milyonların organik rızası olmadan, sandık kurulmadan, sadece teknik ve hukuki boşlukların, mahkeme koridorlarının arkasına sığınarak o koltuğa yeniden oturma çabası ya da ihtimali...

Soruyorum size; bu gerçekten ahlaki bir zafer midir ?

Bazen ahlak; kazanabileceğiniz, teknik olarak uzanıp alabileceğiniz bir gücü, sırf yöntemi temiz değil diye elinizin tersiyle itebilmektir.

"Hukuken mümkün" olan ile "vicdanen doğru" olan arasındaki o devasa uçurumu görebilmektir.

Gandi’yi Gandi yapan elindeki resmi bir yetki belgesi değildi; halkın ruhuyla kurduğu ahlaki hizalanmaydı.

Eğer halkın zihninde ve kalbinde o koltuk boşsa, siz oraya fiziksel olarak otursanız bile sadece bir gölgeden ibaret kalırsınız.

Tarih, makamlara kimlerin oturduğundan ziyade, oraya hangi yöntemle geldiklerini ve o koltuktan nasıl kalkabildiklerini yazar.

Ne yazık ki bu çürüme sadece siyasilerle sınırlı değil; dalga dalga tüm kurumlara ve bireylere yayılmış durumda.

İktidar katında rüşvet alanların, yolsuzluk yapanların, kara para aklayanların, uyuşturucu baronlarının itibar gördüğü bir fetret devri yaşıyoruz.

İşin en acı tarafı ise bu ahlaksızlığın "planlı ve programlı" bir şekilde meşrulaştırılmasıdır.

Türkiye Cumhuriyetini kuranlar, ülkelerin parasızlıktan değil, ahlaksızlıktan çökeceğini çok iyi biliyorlardı.

Osmanlı'nın son dönemindeki o kurumsal yozlaşmayı bizzat müşahede ettikleri için Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde harcanan her kuruşun hesabını sordular.

Adı şaibeye karışan bakanları, milletvekillerini bizzat kurdukları "Gazi Meclis" eliyle Yüce Divan'a gönderip hapsettiler.

Çünkü biliyorlardı ki; “Ağaç kurtlanınca içten yıkılır.”

Bir ülkeyi dışarıdan yıkmak zordur ama içeride menfaat, ihtiras ve ilkesizlik büyürse, devletin temeline sessizce kurt düşer.

Bugün Lefkoşa'dan Ankara'ya kadar tüm Türk coğrafyasının en acil, en hayati ihtiyacı makyajlı vaatler veya vitrin süsleri değil; tavizsiz, bağlayıcı ve denetlenebilir bir Siyasi Ahlak Yasası'dır.

Atatürk’ün "Ey yükselen yeni nesil!" diyerek emanet ettiği bu cumhuriyet ideali, taklacıların, rüzgâra göre yön değiştirenlerin değil; dik duran, bedel ödeyen ve günü değil geleceğini düşünen ilkeli bireylerin omuzlarında yükselecektir.

Yerli ve milli hainlerin etrafımızı sardığı bir coğrafyada yaşıyoruz.

Bir ülkeyi bazen kötü insanlar değil, iyi insanların kenara çekilmesi çökertir. Namuslu insanların “lanet olsun” diyerek siyasetten uzaklaşması, siyaseti ilke meselesi olmaktan çıkarır.

Meydan giderek siyaseti yalnızca güç, imkan, pozisyon ve ilişki ağı olarak gören anlayışlara kalır. O zaman da siyaset, halka hizmet alanı olmaktan uzaklaşıp bir nüfuz ve paylaşım mücadelesine dönüşmeye başlar.

Siyasi karakterin ruhunda ahlaki ölçü yoksa, orada sadece karanlık hesaplar vardır.

Terazi de bizimdir, gelecek de... Yoksa akıbetimiz, yarının çok daha sert ve karanlık kırılmalarına gebe olacaktır.