Türkiye siyasi tarihinin en kronik, en çok enerji tüketen ve ne yazık ki bir türlü nihayete erdirilemeyen tartışması, "egemenliğin asıl sahibinin kim olduğu" sorusunda kilitleniyor.

Kağıt üzerinde, anayasanın en fiyakalı maddesinde "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" yazar. Ancak pratik, sivil iradenin üzerine kabus gibi çöken vesayet odaklarının köşe kapmaca oyunuyla doludur.

Bugün dönüp arkamıza baktığımızda, Türkiye’nin demokratikleşme sancılarını iki büyük kavram üzerinden okuyoruz.

Askeri vesayet ve yargı vesayeti.

Peki, millet iradesini ipotek altına alan bu iki yapıdan "hangisi daha iyi" ya da daha doğru bir ifadeyle "hangisi daha az tahrip edici?"

Demokratik bir hukuk devletinde bu sorunun peşine düşmek, aslında ölümcül iki zehir arasında kadeh kaldırmaktan farksızdır.

Çünkü vesayetin "iyisi", "makbulü" ya da "tercih edileni" olmaz.

Biri postal sesiyle, diğeri cübbe hışırtısıyla gelir; ama ikisi de günün sonunda halkın sandığa attığı iradeyi gasp eder.

Türkiye, uzun on yıllar boyunca askeri vesayetin gölgesinde yaşadı.

Siyaset bilimci Dr. Steven Cook’un o isabetli kavramsallaştırmasıyla, ordu bu ülkede "yönetmeden hükmetti."

Görünüşte bir başbakan, bakanlar kurulu ve parlamento vardı; ancak oyunun sınırlarını, kırmızı çizgilerini ve makbul vatandaş tanımlarını perde arkasındaki askeri bürokrasi çiziyordu.

Bu vesayet türü kaba, açık ve doğrudan bir güce dayanıyordu.

Gücünü namludan, kurumsal özerkliğinden ve toplumsal hafızaya kazınan "ordu giderse devlet yıkılır" korkusundan (Sevr paranoyasından) alıyordu.

Sivil siyaset sıkıştığında ya da askerin sınırlarını zorladığında devreye muhtıralar, tanklar ve darbe tehditleri giriyordu.

Askeri vesayet, sivil siyaseti çocuklaştıran, sorumluluk almaktan alıkoyan ve toplumu sürekli bir "güvenlik krizi" psikolojisinde tutan devasa bir prangaydı.

Askeri vesayetin kurumsal olarak geriletilmesi, Türkiye’de demokrasinin zaferi olarak kutlanırken, madalyonun diğer yüzü çok çabuk çevrildi.

Karşımıza bu kez iki farklı yüzüyle yargı vesayeti çıktı.

İlk yüzü, köklerini 27 Mayıs 1961 Anayasası’ndan alan "statükocu yargı" idi.

Egemenliği TBMM’den alıp "yetkili organlara" dağıtan o sinsi kurgu, yargı bürokrasisini seçilmişlerin üstünde ideolojik bir sopa haline getirdi.

Partiler kapatıldı, siyasi yasaklar konuldu; yargı, statükonun koruyucu zırhı oldu.

Ancak günümüzde yaşadığımız yargı vesayeti, çok daha farklı ve sinsi bir evrim geçirdi:

Geçmişte statükoyu korumak adına sivil siyasete meydan okuyan yargı, bugün bizzat sivil iktidarın muhalefeti ezmek, toplumu dizayn etmek ve kendi krizlerini örtbas etmek için kullandığı bir "önleyici müdahale" (pre-emptive) aracına dönüştü.

Gazetecilerin yazdıklarından, vatandaşın tweetlerinden, sivil toplumun meşru eylemlerinden ötürü yargı kıskacına alınması, hukukun üstünlüğünü değil, gücün hukukunu hakim kıldı.

Askeri vesayet açıktır. Tank sokağa çıktığında, bildiri okunduğunda düşman da bellidir, tehlike de. Toplum bu kaba güce karşı zamanla bir direnç odağı geliştirebilir.

Ancak yargı vesayeti sinsidir.

Adalet, meşruiyet ve hukuk maskesi takar. Bir insanı ordu eliyle susturduğunuzda bu bir "darbe" olur; ama aynı insanı içi boş, delilsiz iddianamelerle ve mahkeme kararlarıyla hapse attığınızda bunun adı "hukuki süreç" olur.

İşte bu yüzden yargı vesayeti, toplumun adalet duygusunu içten içe çürüten, hukuki güvenliği (mülkiyet hakkını, ifade özgürlüğünü) yok eden daha sinsi bir kanser hücresidir.

Montesquieu’nün kuvvetler ayrılığı ilkesi, lüks bir batı icadı değil, bir arada barış içinde yaşamanın yegane formülüdür.

Yargı, ne sivil siyasete had bildiren bir ideoloji merkezi ne de iktidarın rakiplerini tasfiye ettiği bir kırbaç olmalıdır.

Yargının tek bir görevi vardır.

Özgül ağırlığı olmayan, gücünü sadece evrensel hukuktan alan, vatandaşı devlete karşı koruyan bağımsız bir hakem olmak.

Türkiye, "postallı vesayet mi, cübbeli vesayet mi?" ikilemini acilen reddetmek zorundadır.

Ordunun kışlasında sivil denetime tabi olduğu, yargının ise hem siyasi iktidardan hem de ideolojik saplantılardan özgürleştiği gün, bu topraklarda gerçek demokrasiden bahsedebileceğiz.

Aksi takdirde, sadece vesayet sahiplerinin rengini değiştirdiği, halkın ise her daim kaybettiği o eski, yorucu filmi izlemeye devam edeceğiz.

Kaybeden her halukarda Türk milleti olacak.