KIRSAL KESİM ARSALARI VE POPÜLİST İLLÜZYON
Bundan yaklaşık 2400 yıl önce Platon, "Devlet" (Politeia) adlı eserinde ideal bir toplumun ancak bilgili, erdemli ve kişisel çıkarlarından arınmış "filozof yöneticiler" tarafından yönetilmesiyle mümkün olacağını savunmuştu.
Aradan geçen binyıllara rağmen, modern dünyada ve özellikle kendi coğrafyamızda yaşadığımız mülkiyet ve yönetim krizleri, bu tezin güncelliğini ne yazık ki hala koruduğunu gösteriyor.
Geçtiğimiz on yıllar boyunca, hükümetlerin "gençleri konut sahibi yapma" veya "toprağa bağlama" vaadiyle dağıttığı kırsal kesim arsaları, bugün adaletin nasıl eğilip büküldüğünün canlı birer laboratuvarı haline gelmiştir.
Bir vatandaşa "hak sahipliği belgesi" adı altında, sınırı belli olmayan, yolu geçmeyen, elektriği ve suyu ulaştırılmamış, hatta bir çöplüğün zehirli gazlarına komşu arazileri "arsa" diye sunmak, sadece teknik bir eksiklik değil, ciddi bir yönetim etiği sorunudur.
Bir yerin "arsa" vasfı kazanabilmesi için hukuken parselasyonunun yapılmış, altyapısının tamamlanmış olması gerekir.
Ancak devlet, kendi koyduğu yasaları bizzat kendisi ihlal ederek, bu asgari şartları yerine getirmeden "kağıt dağıtmaktadır".
Buradaki en can yakıcı nokta ise adaletin terazisindeki dengesizliktir.
Vatandaş için ;kendi arazisini parsellemek isteyen bir birey; projesini çizmek, asfaltını dökmek, elektrik ve su altyapısını kurmak, rögarlarını yapmak ve tüm bunlar için yüzbinlerce lira harcamak zorundadır. Aksi takdirde tapu dairesinden "koçan" (tapu) alması imkansızdır.
Fakat Devlet için; "Kırsal kesim arsası" adı altında dağıtım yapılırken ne yol aranmakta ne de altyapı.
Peki, anayasadaki eşitlik ilkesi nerededir?
Aynı devlet, bir vatandaşına en ağır şartları koşarken, diğer yandan "ihtiyaç sahipliği" maskesi altında altyapısız yerleri dağıtarak popülist bir politika izleyebilir mi?
Bu durum, sadece ekonomik bir adaletsizlik değil, aynı zamanda dere yataklarına veya zemin etüdü yapılmamış yerlere konut izni vererek vatandaşın can güvenliğini de hiçe saymaktır.
Bugün Kalkanlı bölgesindeki altyapı çalışmalarının nihayet başlaması, evlerini bitirip yıllardır elektrik bekleyen insanlar için kuşkusuz sevindiricidir. Ancak bu bir "müjde" değil, yıllardır süregelen bir mağduriyetin itirafıdır.
İnsanların evlerine yerleşememesi, karanlıkta kalması ve belirsizliğe mahkum edilmesi; yönetimin "planlama" yetisinden ne kadar uzak olduğunun göstergesidir.
Yazımızı, Platon'un öğrencisi Aristoteles'in o meşhur uyarısıyla bitirelim: "Adalet önce devletten gelmelidir. Çünkü hukuk, devletin toplumsal düzenidir."
Eğer devlet, kendi vatandaşları arasında çifte standart yaratıyor, birine "şartları sağla" derken diğerine "şartları görmezden geliyorum" diyorsa, orada hukuk düzeninden söz edilemez.
Gençlerimizi bu topraklara bağlamak; onlara sadece bir kağıt parçası vermekle değil, insanca yaşayabilecekleri, altyapısı tamamlanmış, güvenli ve hukuki zemini sağlam "yuvalar" sunmakla mümkündür.
Adalet bir lütuf değil, devletin vatandaşına olan borcudur. Ve bu borç, popülizmle değil, liyakat ve bilimle ödenir.