Toplumlar, binalar gibidir; ihtişamları dış cephelerinden okunsa da, ayakta kalmalarını sağlayan şey temeldeki kolonlardır.

Bu kolonlar adalet, aile ve vicdandır.

Bugün Türkiye ölçeğinde ve küresel boyutta tanık olduğumuz hadiseler, bu kolonların ciddi çatlaklar aldığını, hatta yer yer kum gibi dağılmaya başladığını gösteriyor.

Geçtiğimiz hafta Kahramanmaraş’ta bir lisede yankılanan silah sesleri, sadece yaşamını yitiren 9 ve yaralanan 16 kişinin değil, tüm bir eğitim sisteminin ve toplumsal huzurun canını yaktı.

19 yaşındaki bir gencin, sıralarında oturduğu okula elinde pompalı tüfekle, gözünde nefretle dönmesi; "Nerede hata yaptık?" sorusunu bir kez daha en acı şekilde gündeme getirdi.

Bu saldırı, münferit bir cinnet hali değil; beslenen öfkenin, denetimsiz dijital dünyanın ve körelen merhamet duygusunun somut bir patlamasıdır.

Saldırganın olaydan günler önce sosyal medya hesabından "Hazır olun, bu okulda saldırı olacak" diyerek adeta randevu vermesi, dijital çağın en karanlık yüzünü ortaya koymaktadır.

Gençlerin sanal dünyada kurdukları bu kopuk iletişim, gerçek dünyadaki bağlarını zayıflatırken, şiddeti bir "kendini ispat etme" aracına dönüştürüyor. "Kunduzlar" gibi şifreli ve alaycı ifadelerle yaklaşan tehlike, aslında dijital ayak izlerinin takibi ve gençlerin ruhsal durumlarının izlenmesi noktasında ne kadar büyük bir boşluk olduğunu kanıtlıyor.

Duygusuz bir nesilin ortaya çıkmasında sorumlu olanlar başlarını ellerinin arasına alıp tekrardan düşünmelidir.

Şehitler için ağlayan anne-babasını anlamayan, başkasının acısını "çizgi film tadında" izleyen bir neslin içinden çıkan bu saldırgan profil; empati yeteneğini tamamen yitirmiş, şiddeti bir oyunun seviye atlaması gibi gören bir zihniyetin ürünüdür.

Okulda rastgele ateş açmak, sadece bir suçu değil, kurbanların canına ve acısına karşı duyulan derin bir hissizliği temsil eder.

Bir çocuk, kendi okuluna silahla girecek kadar büyük bir kin biriktiriyorsa; mesele sadece kapıdaki dedektör değil, o çocuğun kalbindeki ve zihnindeki karanlıktır.

Vatanı bir cep telefonuna, onuru bir sosyal medya etkileşimine değişebilecek kadar maneviyattan uzaklaşan bu kitle, aslında biz yetişkinlerin inşa ettiği "konfor tapınaklarının" kurbanlarıdır.

Peki, ne yapmalı?

Adalette Reform.

Hukuk, nüfuzlu olanın değil, haklı olanın kalkanı olmalıdır.

Eğitimde Devrim.

Müfredat, matematik ve fen kadar "merhamet", "sorumluluk" ve "empati" derslerini de içermelidir.

Medyada Temizlik.

Aile değerlerini reyting uğruna kurban eden gündüz kuşağı ve şiddeti estetize eden diziler sıkı bir denetime tabi tutulmalıdır.

Bilinçli Ebeveynlik.

Çocuklarımızı hayatın zorluklarından kaçırarak değil, o zorluklarla ahlaklı bir şekilde nasıl mücadele edeceklerini öğreterek büyütmeliyiz.

Anayasa "Aile toplumun temelidir" der. Ancak istatistikler, bu temelin çatırdayarak boşanma ve parçalanmışlık enkazına dönüştüğünü kanıtlıyor.

Aile politikalarının yetersizliği, medya yoluyla servis edilen "çarpık rol modeller" ve toplumsal cinsiyet tartışmaları üzerinden yaratılan suni husumetler, yuvayı huzur bulunan bir liman olmaktan çıkarıp bir çatışma alanına dönüştürmüştür.

"Hayırsız evlat yoktur, hayırsız anne baba vardır."

Ebeveynlik, sadece biyolojik bir süreç değil, bir emanet bilincidir.

Çocuğunun eline tableti verip onu dijital dünyanın vahşi akıntısına bırakan, ona "ne pahasına olursa olsun kazan" diyen bir ebeveynlik modeli, Siverek’teki gibi okullara silahla giren veya sokaktaki savunsuza saldıran profillerin zeminini hazırlar.

Sosyal medya takibi ve okul rehberlik servislerinin "evrak doldurma" işinden çıkarılıp gerçek birer psikolojik destek birimine dönüştürülmesi,

Müfredatın sadece sınav başarısına değil, "insan olma" onuruna odaklanması,

Çocuğunun elindeki telefondan, sosyal medya paylaşımlarından ve ruhsal gelgitlerinden bihaber ebeveynlik modelinin sorgulanması şarttır.

Kahramanmaraş’ta yaşanan bu acı olay, toplumun temeli olan ailenin ve devletin koruyucu kalkanı olan eğitimin ciddi bir restorasyona ihtiyacı olduğunu göstermiştir.

Eğer şiddeti bir "dil" olarak seçen gençlerin elinden o silahları alamazsak; yarın sadece okullar değil, sokaklar ve evler de bu sessiz ama derin öfkenin kurbanı olacaktır.

Kahramanmaraşta yaşanan okul saldırısı, şiddetin artık bir "dil" haline geldiğinin en somut kanıtıdır. 14 yaşındaki bir gencin, kendi okuluna ve öğretmenlerine doğrulttuğu namlu, aslında sisteme atılmış bir çığlıktır.

Bu şiddet; sevgisizliğin, adaletsizliğin ve "duygu eğitimi" verilmemiş bir büyüme sürecinin patlamasıdır.

Sakın bu olayın münferit ve Kahramanmaraş örneği ile sınırlı kalacağını düşünmeyin.

Ayni şiddet sarmalından bizimde heran nasibimizi almamız olasıdır.

Vakit, yayın yasaklarıyla gerçeği örtme vakti değil; bu şiddetin köklerine inip merhameti ve adaleti yeniden inşa etme vaktidir.

Vakit bunu düşünmeyen yada düşünemeyenleri uyarma ve harekete geçirme vaktidir.