MAVİ VATANDA EKONOMİK MEVZİ KAYBI

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, "Askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa sürekli olamazlar" sözü, bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) için bir temenniden öte, hayati bir uyarı fişeği niteliğindedir.

Son 2 yıldır 120 yan sektörü etkileyerek ekonomiyi taşlandıran inşaat sektörünü yönetemedik.

Deyim yerinde ise batırdık.

Annan planında da yönetememiştik.Yüzümüze gözümüze bulaştırmıştık.Şimdide yüzümüze gözümüze bulaştırdık.

Şu çok açık ki Rum tarafının inşaat ve turizm sektörünü yıpratmaya yönelik yapmış olduğu saldırılara cevap veremedik.

Ve gelinen noktada, KKTC’nin lokomotif gücü olan inşaat ve gayrimenkul sektöründe yaşananlar, bu tarihi şiarın uzağında kaldığımızı, hatta ekonomik bir mevzi kaybıyla karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.

Kıbrıs Türk ekonomisi, küçük bir ada ekonomisi olmanın getirdiği kısıtlar nedeniyle "lokomotif sektörler" üzerinden nefes alır.

İnşaat sektörü, mobilyadan beyaz eşyaya, nakliyeden işçiliğe kadar 120 alt sektörü besleyen,maliyeyede oldukça hatırı sayılır kaynak yaratan ekonominin kılcal damarlarına kan pompalayan kalptir.

Son iki yılda bu kalbin ritmi, dış saldırılar ve iç yönetim zafiyetleri nedeniyle bozulmuştur.

Mevcut veriler, doğrudan ve dolaylı kayıpların 2 ila 3 milyar dolar bandına ulaştığını göstermektedir.

KKTC’nin Gayri Safi Yurt İçi Hasılası (GSYİH) göz önüne alındığında, bu miktar sadece bir "zarar" değil; bir ekonomik güvenlik krizidir.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), sahada elde edemediği neticeyi "mülkiyet gaspı" iddiaları ve uluslararası hukuku bir silah gibi kullanarak alma yoluna gitmiştir.

Simon Aykut’un tutuklanmasıyla başlayan süreç, münferit bir olay değil, KKTC ekonomisini "nefes alamaz" hale getirmeyi amaçlayan sistemli bir operasyondur.

Orams ve Loizidou davalarıyla geçmişte verilen sinyaller, maalesef devlet mekanizması tarafından yeterince okunamamıştır.

Bir "B" hatta "C" planının masada olmaması, Rum tarafının saldırılarına karşı "panik kararları" alınmasına ve yatırımcının ürkütülmesine neden olmuştur.

Bugün ne yabancı ne de yerli yatırımcı, hukuki belirsizliğin ve her gün değişen yasaların olduğu bir iklimde toprağa çivi çakmak istememektedir.

Eğer yerli ve yabancı yatırımcı mülk almaktan korkar hale gelmişse, bu toprağın altındaki değer değil, üzerindeki yaşam enerjisi çekiliyor demektir.

KKTC’nin bu devasa risk alanını tek başına yönetmesi, mevcut ölçeğiyle mümkün görünmemektedir.

Kıbrıs davası, Türkiye ile Kuzey Kıbrıs’ın ortak davası ise; bu davanın ekonomik cephesi de ortak savunulmalıdır.

Yatırımcıyı geri getirmenin yolu, her gün yeni bir yasa çıkarmak değil, mevcut yatırımların arkasında duran sarsılmaz bir hukuki kalkan oluşturmaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, KKTC’deki mülkiyet haklarının ve gayrimenkul piyasasının "nihai kefili" olduğunu uluslararası kamuoyuna deklare etmesi(belki bir devlet fonu veya özel bir sigorta sistemiyle), piyasadaki ateşi söndürecek en güçlü enstrümandır.

Gerisi bu savaşta mevzi kaybetmekten başka bir şey değidir.

85 milyonluk bir ana vatanın ekonomik gücü ve siyasi iradesi, Rum tarafının "mülkiyet şantajını" boşa çıkaracak yegâne güçtür.

Ekonomiyi sadece memur maaşlarını ödeme ve vergi toplama döngüsüne hapsetmek, uzun vadeli bir devlet stratejisi olamaz.

Vergi artışları ve zamlar, tabiri caizse "can çekişen hastadan kan almaya" benzer. Mevcut durum, sadece maliyenin maaş ödeme sorunu değil; KKTC’nin bir "yatırım adası" olma kimliğini kaybedip kaybetmeme sınavıdır.

Elektriğe, harçlara ve temel ihtiyaçlara yapılan zamlar, kan kaybeden bir ekonomide sadece süreci ağırlaştırır.

Eğer inşaat ve turizm sektöründeki bu "ekonomik savaşta" havlu atılırsa, siyasi egemenliğin altındaki zemin de kayacaktır.

Vatanı savunmak sadece sınırda nöbet tutmak değil; o vatanın toprağını ekonomik bir değer, yatırımcısını ise bir güven elçisi olarak korumaktır.

Şimdi panik değil, akılcı, kararlı ve ana vatanla tam eşgüdümlü bir "Ekonomik Taarruz" vaktidir.

Çözüm, Türkiye ile el ele vererek, Rum tarafının hukuki saldırılarını boşa çıkaracak uluslararası standartta bir mülkiyet ve yatırım güvence kalkanı oluşturmaktır.

Taşınmaz Mal Komisyonu’nun kaynak ve hız açısından güçlendirilmeli.

Yetmez.

Devlet kefaleti" içeren sigorta sistemleri hayata geçirilmeli.

Aksi takdirde, askeri olarak korunan toprakların ekonomik olarak kaybı, tarihin acı bir tekerrürü olacaktır.