Kıbrıs’ta sular hiçbir zaman durulmadı ama son dönemde Akdeniz’in dalgaları, diplomasi masalarından ziyade tapu dairelerini ve şantiyeleri dövüyor.
Rum Yönetimi lideri Hristodulidis’in, KKTC ekonomisinin can damarı olan inşaat ve gayrimenkul sektörüne yönelik başlattığı "hukuki savaş" , artık gizli saklı bir ambargo değil, açık bir ekonomik abluka halini aldı.
Son olarak Fransa’da tutuklanan Litvanyalı bir kadın emlak danışmanının, Kuzey’deki mülklerin satışına aracılık ettiği gerekçesiyle Güney’e iade edilme kararı, bardağı taşıran son damla oldu. Karşımızda, AB’nin ve Interpol’ün arkasına sığınarak 19 yıl hapis istemiyle insan avına çıkan, 95 kişilik kara listeler hazırlayan bir Rum aklı var.
Amaç net.
Yabancı yatırımcının gözünü korkutmak, KKTC ekonomisini içeriden çökertmek ve dünyaya "Kuzey’de atılan her temel, satılan her daire suçtur" algısını yerleştirmek.
Müteahhitlerimiz uluslararası fuarlara gidemez, yatırımcılar uçağa binerken "Tutuklanır mıyım?" korkusu yaşar hale geldiyse, bu durum KKTC için silahsız ama doğrudan bir savaş ilanıdır.
Peki, bu ablukaya karşı Lefkoşa ve Ankara ne yapıyor?
İşte tam bu noktada elinizdeki kartları açmak ve bu saldırganlığa karşılık vermek gerekiyor.
Mesela tutuklamalar durmazsa müzakereleri ve teknik komiteleri tamamen askıya alabiliriz.
Maraş’ı belli bir planla mahalle mahalle iskana açabiliriz.
Güney’deki Türk mülklerini kullanan geliştiren hatta kamulaştırma kararlarının altına imza atan Rum siyasileri tespit edip KKTC’ye geçtikleri an kelepçeleyebilir, Türkiye üzerinden kırmızı bülten çıkarabiliriz.
Hatta Rum turizmini baltalamak için sahada askeri gerginlik dahi yaratabiliriz.
Bu öneriler, yıllardır haksız izolasyonlar altında ezilen, Rum tarafının şımarık ve tek taraflı hamlelerinden bunalan Kıbrıs Türk halkının haklı ve birikmiş öfkesinin tam bir tercümesidir.
Evet, diplomaside "mütekabiliyet" (karşılıklılık) esastır.
Eğer karşı taraf sizin ekonominizi baltalamak için hukuk silahını çekiyorsa, sizin de elinizdeki kartları masaya vurmanız gerekir.
Kınama mesajları yayınlamak, "Biz barış istiyoruz" diye her kapıyı çalan Rum liderin elini sıkmaya devam etmek artık caydırıcılık üretmiyor.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var.Devlet aklı ve uluslararası meşruiyet dengesi.
KKTC ve Türkiye’nin bugüne kadar daha temkinli davranması, Taşınmaz Mal Komisyonu (TMK) gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından tanınan hukuki mekanizmaları öne çıkarması bir "pısırıklık" mı, yoksa stratejik bir kalkan mı?
Unutmamak gerekir ki, Rum tarafının en büyük gücü arkasındaki AB mührü ve uluslararası tanınmışlıktır.
Kontrolsüz bir askeri gerginlik ya da turizmi baltalama hamlesi, haklıyken haksız duruma düşmemize, zaten dar olan uluslararası nefes borumuzun tamamen tıkanmasına yol açabilir.
Yine de mevcut statükonun sürdürülebilir olmadığı ortada.
Rum yönetimi "cüssesine bakmadan" dünyayı parmağında oynatırken, 90 milyonluk Türkiye ve köklü bir direniş tarihine sahip KKTC, kendi topraklarında iş yapan yatırımcıyı korumaktan aciz görünemez.
Çiviyi çiviyle sökmeli miyiz? Evet, kesinlikle.
Ama o çiviyi duvara öyle bir çakmalıyız ki, sökülmeye çalışıldığında duvarı Rum yönetiminin başına yıkmalı.
Doğrudan askeri krizler yerine; Türkiye’nin küresel gücünü kullanarak karşı davalar açmak, Rum limanlarıyla iş yapan şirketlere gizli-açık ambargolar uygulamak ve KKTC mülkiyet rejimini yabancı yatırımcıyı uluslararası alanda hukuken (ve finansal sigorta sistemleriyle) koruyacak şekilde yeniden tahkim etmek çok daha akılcı bir "karşı taarruz" olabilir.
Kıbrıs Türkü, Rum’un insafına terk edilecek bir "açık hava hapishanesinin" mahkumu değildir.
Şimdi cesur, kararlı ama bir o kadar da zeki adımlar atma vaktidir.
Çünkü bu topraklarda pısırıklık kaybettirir, basiret ve kararlılık ise tarih yazar.