GUTERRES’İN ÇANTASI, HRİSTODULİDİS’İN KELEPÇESİ VE KIBRIS TÜRKÜNÜN SINAVI
Ada yine hareketli, yine bir "kırılma noktası" tamtamları çalınıyor. BM Genel Sekreteri António Guterres, çantasında "Guterres Plus" vizyonu ve adadan somut bir başarı hikayesi çıkarma kararlılığıyla yola çıkmaya hazırlanıyor.
Lefkoşa’da ise hareketlilik tavan yapmış durumda.
Ancak görünürdeki bu diplomatik pembe tablonun arka planında, Yeşil Hat’cığın güneyinde pişirilen çok daha farklı ve sert bir yemek var.
Rum Lider Nikos Hristodulidis ve yönetimi, masaya "uzlaşı" şarkılarıyla oturacağını söylerken, adeta perde arkasında Kıbrıs Türkünün boğazını sıkacak yeni bir stratejiyi devreye soktu.
Mülkiyet meselesi artık sadece Crans-Montana’nın tozlu raflarında pazarlık edilecek bir başlık olmaktan çıktı; Güney Kıbrıs’ın elinde yargısal bir silaha ve aleni bir tehdide dönüştü.
Son dönemde yaşananlar tek bir şeyin işaretçisi.
Rum tarafı, uzlaşma veya iki bölgeli bir çözüm aramak yerine, Kıbrıs Türkünü ekonomi ve hukuk yoluyla pes ettirmeyi seçti.
Düne kadar KKTC'deki devasa müteahhitleri, emlakçıları hedef alan Rum yargısı, artık vitesi tamamen artırdı.
Güney’e geçen, eşdeğer koçanlı malını bir yabancıya sattı diye tutuklanan, potansiyel suçlu muamelesi gören sıradan Kıbrıs Türklerinden bahsediyoruz.
Rum istihbaratının Kuzey’deki her mülk hareketini santim santim izlemesi, Taşınmaz Mal Komisyonu (TMK) ile işbirliği yapmaya yeltenen kendi vatandaşını dahi vergi ve yaptırım sopasıyla tehdit etmesi tesadüf mü?
Kesinlikle değil.
Guterres adaya adım atmadan hemen önce atılan bu adımların tek bir mesajı var.
"Bizimle masada anlaşmazsanız, sizi kendi toprağınızda hapseder, dünyayla bağınızı koparırız."
Peki ya diğer taraf?
Baf Havalimanı’ndan Andreas Papandreu Hava Üssü’ne, yollardan sosyal konutlara kadar milyonlarca euroluk Kıbrıs Türk arazilerinin üzerine çöken, kendi mahkemelerinde Türk mirasçıların haklarını gasbeden Rum yönetimi meşru; fakat 52 yıldır yaşamı devam ettiren, çadırlardan çıkıp kendi düzenini kuran Kıbrıs Türkü "işgalci" mi?
Hangi uluslararası hukuk, hangi hakkaniyet ölçüsü bu çifte standardı izah edebilir?
Bütün bu dış baskı yürütülürken, bizim içimizde yaşanan tartışmalar ise ibretlik.
Bir taraf, "52 yıldır yaşam durmadı, 'Law of Necessity' (zorunluluk hukuku) gereği bu adada inkişaf sağlandı, yatırımlar adaya katma değer kattı, takas ve tazminat tek yoldur" diyerek reel politiği savunuyor.
Diğer taraf ise mülkiyet rejimindeki belirsizliklerin ve ranta dayalı kontrolsüz büyümenin geleceğimizi riske attığını vurgulayarak öz eleştiri yapıyor.
Her iki tarafın da haklı olduğu noktalar var.
Ancak ıskalamamamız gereken hayati bir gerçek var.
Rum tarafının derdi senin koçanının rengi veya rantsal gelişimin değil; Rum tarafının derdi senin bu adadaki varlığındır.
Sadece betona ve inşaat rantına dayalı, altyapısız ve kontrolsüz bir büyüme modeliyle adada kalıcı olamayacağımız bir gerçek.
"Kendi düşen ağlamaz" dedirtmeyecek, üretimi, altyapıyı, enerjiyi ve milli birliği öncelikleyen bir devlet aklına ihtiyacımız var.
Ancak bunun yolu, Rum tarafının bu haksız, hukuksuz ve agresif tutuklama ve baskı hamlelerine boyun eğmek hiç değil.
Guterres adaya özür dilemek için gelmeyecek; bunu biliyoruz.
1964’ten beri Türk tarafını yok sayan BM zihniyetinin bir gecede değişmesini beklemek saflık olur. Fakat bizim seçilmişlerimizin ve diplomasimizin artık edilgen tutumdan çıkması şarttır.
Eğer Rum tarafı AB ve BM'yi arkasına alarak Kıbrıs Türkü'nü suçlu ilan ediyor, TMK’yı işlevsizleştiriyor ve insanımızı tutuklatıyorsa; Türk tarafı da uluslararası hukuk, karşı yargı hamleleri ve sert diplomatik yaptırımlarla gardını almak zorundadır.
Masa kurulacaksa kurulur, ama o masaya elinde kelepçeyle oturan Rum liderliğine "Biz buradayız ve haklarımızdan vazgeçmiyoruz" mesajı en somut karşı önlemlerle verilmelidir.
Aksi halde, atalarımızın canıyla, insanımızın alın teriyle örülen bu coğrafyada sadece uzlaşmayı değil, geleceğimizi de kaybederiz.
Vay halimize dememek için, şimdi kenetlenme ve proaktif olma zamanıdır.