Dün güne yine bir bıçaklama ve cinayet haberi ile uyandık.Bunu ardından trafik kazasında ağır yaralanan henüz 30’lu yaşlardaki bir canı yitirdiğimiz haber izledi.

Bu haberler bana 1968 yılında Dr. John B. Calhoun, bilim tarihinin en ürkütücü ve günümüz dünyasına en çok ışık tutan deneylerinden birini hatırlattı.

Evren 25

Dört çift fare, hiçbir yırtıcının olmadığı, sınırsız yiyecek, su ve her türlü konforun sağlandığı bir "fare ütopyasına" yerleştirilmiş.

Her şey kusursuz görünüyordu; tek bir kısıt dışında.

Mekan sınırlıydı.

Nüfus plansız ve kontrolsüz şekilde patladığında, o güvenceli cennet bir anda kanlı bir distopyaya dönüştü.

Sosyal roller çöktü, şiddet baş gösterdi ve en nihayetinde üreme tamamen durarak tüm koloni yok oldu.

Calhoun bu duruma "sosyal ölüm" adını vermişti.

Bugün KKTC 'nin içine itildiği demografik krize,sosyal değişime, sokaklardaki öfke patlamalarına ve barınma krizine baktığımızda sormamız gerekiyor.

Biz de hükümet eliyle inşa edilen devasa bir "Evren 25" kafesinin içine mi hapsediliyoruz?

Bir ülkeyi yönetmek, sadece dikey mimariyi övmek, her boşluğa beton kuleler dikmek ve en acısı; kısa vadeli sıcak para ya da siyasi ikbal uğruna kontrolsüzce vatandaşlık dağıtmak değildir.

Kamu yönetiminin ve siyasi iktidarın asli görevi, ülkenin taşıma kapasitesini hesaplamak, sınır güvenliğini namusu bilmek ve kendi vatandaşının sosyolojik ve psikolojik sağlığını korumaktır.

Oysa bugün uygulanan politikalar, bu toprakların kültürel, ekonomik ve lojistik taşıma kapasitesini tamamen hiçe sayıyor.

Şehir planlamasını hazineye para, nüfus politikasını ise oya indirgeyen bu akıl, ülkenin geleceğini dinamitliyor.

Calhoun’un deneyinde toplumsal çöküşün en net habercisi, "Güzeller" (The Beautiful Ones) adı verilen fare grubunun ortaya çıkışıydı.

Bu fareler hiçbir sosyal sorumluluk almıyor, üremiyor, kavga etmiyor; sadece kendi kürklerini temizleyip uyuyorlardı.

Çevrelerindeki büyük kaosa tamamen duyarsızdılar.

Bugün hesapsız nüfus politikaları yüzünden evine kapanan ailelere kendi ülkesinde azınlığa düşme kaygısı yaşayan, ekonomik baskı altında ezilen ve geleceksiz bırakılan gençlerimize bakın.

Evine kapanan, sosyal hayattan elini eteğini çeken ve sadece dijital dünyada var olmaya çalışan bu yabancılaşmış nesiller, tam olarak Calhoun’un "Güzel" farelerinin insan bedenine bürünmüş halidir.

Bugün yaşadıklarımız ve hesapsız kararlar, bu ülkenin gençliğini sosyal bir ölüme sürüklüyor.

Kontrolsüz nüfus artışı ve plansız göç dalgaları sadece istatistiksel birer veri değildir; sokağa yansıyan birer cinnet nedenidir.

Trafikteki nedensiz kavgalar, sokak ortasındaki bıçaklamalar,çevrenin tahrip edilmesi , sokaklardaki kanlı çatışmalar, okullardaki ve hastanelerdeki aşırı yoğunluk... Hepsi, ülkenin sosyolojik adaptasyon kapasitesinin aşılmasının, yani Calhoun’un deyimiyle "davranışsal lavabo" (behavioral sink) girdabına kapılmamızın doğrudan faturasıdır.

Evren 25 bizlere, bir toplumu ayakta tutanın sadece beton binalar veya suni ekonomik kaynaklar olmadığını; mekânsal planlamanın, demografik dengenin ve milli kimliğin korunmasının hayati olduğunu gösteriyor.

Vatandaşlık kavramını değersizleştiren, sınırları kevgire çeviren ve şehirleri "insan istifleme alanlarına" dönüştüren bu ranta dayalı yönetim paradigması acilen terk edilmelidir.

Aksi takdirde, plansızlığın ve vizyonsuzluğun faturası çok daha ağır olacak ve kendi ellerimizle kurduğumuz bu beton distopyanın altında hep birlikte kalacağız.

Bir toplumun sosyal yapısını hangi yöne doğru değiştirmek isterseniz o yöne doğru evrilir.

Henüz vakit varken demografik egemenliğimizi ve insani yaşam alanlarımızı geri istemek zorundayız. Çünkü bu ülke, satılık bir gayrimenkul projesi değil; bir ulusun geleceğidir.