Seçim sandıkları yeniden kurulmaya hazırlanırken, siyasetin o tanıdık ve parlak sloganları yine meydanları dolduracak. Demokrasi vaatleri, adalet nutukları, eşitlik söylemleri…
Ancak ne zaman ki konu gücün sınırlandırılmasına ve hesap verebilirliğe gelse, o parlak kelimeler aniden derin bir sessizliğe gömülüyor. Oysa demokrasi dediğimiz hassas mekanizma, süslü vaatlerle değil, çok basit bir denge üzerine kuruludur: Güç ve hesap verebilirlik.
Bir ülkede siyasi güç arttıkça hesap verme zorunluluğu azalıyorsa, orada demokrasiden değil, ancak ve ancak ayrıcalıklı bir sınıfın varlığından söz edilebilir. Bugün kamu vicdanını en çok yaralayan, adalet duygusunu içten içe kemiren temel mesele tam olarak budur: Sınırları flulaşmış, amacından sapmış milletvekili dokunulmazlığı.
Gelin eğri oturalım, doğru konuşalım. Dokunulmazlık, esasen demokrasinin bir kendini savunma refleksidir. Bir milletvekilinin; yürütmenin veya yargının baskısı altında kalmadan, halkın kürsüsünden özgürce haykırabilmesi, iktidarları korkusuzca eleştirebilmesi için icat edilmiştir. Siyasetçi halk adına söz söylerken sindirilmemelidir. Bu yüzden "Kürsü Dokunulmazlığı" yani yasama sorumsuzluğu, demokrasinin namusudur; dokunulamaz, tartışılamaz.
Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, yasama faaliyetini koruyan bir kalkandan ziyade, suçun üzerini örten bir perdeye dönüşmüş durumda.
Bir milletvekili kamu ihalesine fesat karıştırdığında, rüşvet ve yolsuzluk iddialarının odağına yerleştiğinde, görevi kötüye kullanıp nüfuz ticareti yaptığında ya da kişiye özel imar rantlarına imza attığında neden ilk durak adliye değil de Meclis oluyor? Savcılıkların fezleke hazırlaması, Meclis karma komisyonlarının toplanması, siyasi pazarlıklar, oylamalar... Süreç aylar, bazen yıllar sürüyor. Ve o acı hukuki gerçek devreye giriyor. Geciken adalet, adalet değildir.
Zaman geçtikçe deliller karartılıyor, finansal izler siliniyor, tanıklar susturuluyor ve en nihayette doğan devasa kamu zararı yine vatandaşa fatura ediliyor.
Bir vatandaş ruhsatsız bir çivi çaktığında veya trafikte küçük bir kural ihlali yaptığında tepesine binen devlet mekanizması, işin içinde bir milletvekilinin "kartviziti" olduğunda neden felç oluyor? Trafikte yaşanan ölümlü kazalar, fiziki saldırılar, usulsüz ehliyetler,diplomalar, denetimsiz yollar… "Ben milletvekiliyim" cümlesi bir görev bilinci değil, bürokrasiye ve yargıya karşı savrulan bir tehdit haline gelmişse, anayasanın "kanun önünde eşitlik" ilkesi fiilen tabuta konulmuş demektir.
Çözüm ne hukuk teorisinde ne de pratik siyasette zor. Çözüm, sadece ve sadece siyasi bir cesaret meselesidir.
Milletvekili dokunulmazlığı, acilen sadece kürsüyle sınırlandırılmalıdır. Siyasetçinin fikrine, sözüne, eleştirisine mutlak bir koruma sağlanırken; yolsuzluk, rüşvet, haksız mal varlığı edinimi, ağır imar suçları ve adli fiiller bu koruma kalkanının dışına çıkarılmalıdır.
Vekilin yargılanması Meclis çoğunluğunun iki dudağı arasından alınmalı, bağımsız yargının işi haline getirilmelidir. Yasama faaliyetlerinin aksamaması için tutuksuz yargılama esas alınabilir, ancak soruşturmanın önü asla kesilmemelidir.
Unutmayalım; dokunulmazlık halk adına görev yapanı korumak için vardır, halkın hakkını yiyeni gizlemek için değil.
Siyaset, suçların aklanma yeri değil, millete hizmet makamıdır.
Temiz bir toplum ve adil bir gelecek istiyorsak, önce o zırhı ait olduğu yere, yani sadece Meclis kürsüsüne geri indirmeliyiz.
Önümüzde bir seçim var; bakalım sandık başında kaçımız gerçekten hesap veren, temiz bir toplum isteyeceğiz