Kuzey Kıbrıs’ın sokaklarında kahveleri yudumlarken, Lefkoşa’nın meclis tartışmalarını takip ederken ya da köşe kahvelerinde siyasete dair yapılan dert yanmaları dinlerken hep aynı hisse kapılırız.

Keskin bir bıkkınlık, günlük ilişkiler ağına sıkışmış bir düzen ve "nasıl olsa hiçbir şey değişmez" diyerek kabuğuna çekilmiş geniş bir sessiz yığın.

Sıkça dillendirilen bir argüman vardır.

“Bu toplumun yapısı, bu küçük ada coğrafyası ve seçmen profili demokrasiyi tam anlamıyla kaldıramaz.”

Kimine göre seçmenin büyük kısmı iş, istihdam veya ihale peşinde; kimine göre ise adanın genelinde yaşananlardan tamamen bihaber, kendi küçük dünyasına kapanmış durumda.

Sorun Kıbrıslı Türk insanında mı, yoksa bizi bu dar ve çarpık mekanizmalara mahkum eden sistemde mi?

Küçük nüfuslu yerlerde siyaset, büyük devletlere hiç benzemez.

Herkesin birbirini tanıdığı, akrabalık bağlarının veya komşuluk ilişkilerinin siyasete birebir yansıdığı bir coğrafyadayız.

Bir yanda, işe girişlerin, terfilerin veya günlük çıkarların siyasi partiler ve vekiller üzerinden yürüdüğü bir nemalanma düzeni var.

Diğer yanda, nesilden nesile aktarılan katı parti aidiyetleri ve ideolojik ezberler...

Ve nihayetinde, adadaki statükodan, çözümsüzlükten ya da kısır siyasi çekişmelerden bıkıp siyasetle bağını tamamen koparmış, sandığa gitmeyi bile reddeden apolitik bir kitle.

İlk bakışta bu oranlar göz korkutucu gelebilir. Ancak unutmamak gerekir ki toplumlar siyasete ayak uydurur, siyaset topluma değil.

İnsanlar rasyonel varlıklardır. Eğer bir sistem, liyakati değil "kimin adamı olduğunu" ödüllendiriyorsa; dürüst çalışmayı değil, bir vekilin kapısını aşındırmayı avantajlı kılıyorsa, seçmen de kısa süre içinde bu kurallara uyum sağlar.

Yani bugünkü tablo, Kıbrıs Türk halkının genetik bir kusuru değil, onlarca yıldır inşa edilen ve adanın küçük ölçeği nedeniyle daha da belirginleşen müşteri siyaseti (patronaj) mekanizmalarının doğal bir sonucudur.

Peki, bu kısır döngüyü kırmak nereden başlar?

Genellikle ilk akla gelen eğitim veya "halkın bilinçlenmesi" olur.

Kulağa hoş gelen ama rasyonel olmayan bir ütopya...

Çünkü eğitim uzun vadeli bir süreçtir; adadaki kurumsal çürümenin, göç baskısının ve ekonomik sıkıntıların ortasında yıllarca bekleyecek lüksümüz yoktur.

Üstelik, siz toplumu ne kadar eğitirseniz eğitin, karşınıza çıkan siyasi mekanizma hala aynı kirli partizanlık kurallarıyla işliyorsa, eğitimli bireyler ya adayı terk etmekte (beyin göçü) ya da sisteme küsmekte bulur çareyi.

O halde ilk adım, KKTC'nin siyasi sisteminin kurallarını kökten değiştirmektir.

Vekil ve aday belirleme yöntemlerini köhnemişliğe mahkum eden Siyasi Partiler ve Seçim Yasası,

Kamudaki atamalarda ve ihalelerde liyakati esas alan, torpili imkansız kılan şeffaf denetim mekanizmaları,

Kurumların (özellikle merkezi idarenin ve yargının) siyasi müdahalelerden ari kılınması...

Kurallar dürüstlüğü ve liyakati ödüllendirecek şekilde yeniden yazıldığında, siyasetçinin de dili değişmek zorunda kalacaktır.

Siyasetçi değiştiğinde ise seçmenin tercihi mecburen rasyonel bir çizgiye evrilecektir.

Son Söz

Demokrasi kusursuz insanları ödüllendiren bir rejim değil, kusurlu sistemleri bile dengede tutabilen bir uzlaşı sanatıdır.

Küçük bir adada, herkesin gözünün önünde yaşanan bu tıkanıklıktan şikayet etmek yerine, sandığın etrafındaki duvarları sağlamlaştırmak zorundayız.

Çünkü mesele halkın kalitesi değil, o halkın iradesini boğan dar kalıplı terazidir. Terazi baştan aşağı adil kurulmadığı sürece, tartının sonucundan yakınmanın kimseye bir faydası yoktur.