Hayatımızın konforunu bozanda güzelleştirende milletvekillerine sağlanan o dokunulmazlık zırhıdır desem kaçımız buna onay veririz?

Demokrasi dediğimiz o büyük ve hassas mekanizma, çok basit bir denge üzerine kuruludur.

Güç ve hesap verebilirlik.

Bir ülkede güç arttıkça hesap verme zorunluluğu azalıyorsa, orada demokrasiden değil, ancak ayrıcalıklı bir sınıfın varlığından söz edilebilir.

Bugün KKTC’de kamu vicdanını en çok yaralayan, adalet duygusunu içten içe kemiren konulardan biri de tam olarak budur.

Sınırları bulanıklaşmış , amacından sapmış milletvekili dokunulmazlığı.

Dokunulmazlık, bir milletvekilinin, yürütmenin veya yargının baskısı altında kalmadan, halkın kürsüsünden özgürce haykırabilmesi, iktidarları eleştirebilmesi için icat edilmiştir.

Siyasetçi halk adına söz söylerken korkmamalıdır.Bu doğru.

Bu yüzden "Kürsü Dokunulmazlığı" demokrasinin namusudur; dokunulamaz, tartışılamaz.

Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, yasama faaliyetini koruyan bir kalkandan ziyade, suçun üzerini örten bir perdeye dönüşmüş durumda.

Bir milletvekili kamu ihalesine fesat karıştırdığında, rüşvet ve yolsuzluk iddialarının odağına yerleştiğinde sahte diploma gibi bir usulsüzlüğe tevessül ettiğinde neden ilk durak adliye değil de meclis oluyor?

Savcılıkların fezleke hazırlaması, Meclis komisyonlarının toplanması, siyasi pazarlıklar, oylamalar...

Süreç aylar, bazen yıllar sürüyor. Ve o çok iyi bildiğimiz hukuki gerçek devreye giriyor.

Geciken adalet, adalet değildir.

Zaman geçtikçe deliller karartılıyor, dijital izler siliniyor, tanıklar susuyor ve en nihayetinde doğan kamu zararı yine vatandaşa fatura ediliyor.

Bir vatandaş ruhsatsız bir çivi çaktığında tepesine binen devlet mekanizması, işin içinde bir milletvekilinin "kartviziti" olduğunda neden felç oluyor?

Keza trafikte can alan ölümcül kazalar ihalelere fesat karıştırmalar ve haksız mal varlığı edinimi...

Peki sahte diploma konusuna ne dersiniz?

Yada gemi faciasında yitip giden hayatlara.

Tümü bunların sorumlusu aslında yasalarla onay veren ve yaptıklarından sorumlu tutulmayan dokunulmazlık zırhı arkasına saklanan milletvekilleri .

"Ben milletvekiliyim" cümlesinin bir görev bilinci değil, bürokrasiye ve yargıya karşı savrulan bir tehdit cümlesi haline gelmesi, anayasanın "kanun önünde eşitlik" ilkesinin fiilen tabuta konulması demektir.

Çözüm aslında ne hukuk teorisinde ne de pratik siyasette zor.

Çözüm, sadece siyasi bir cesaret meselesi.

Milletvekili dokunulmazlığı, acilen sadece ve sadece kürsüyle sınırlandırılmalıdır.

Siyasetçinin fikrine, sözüne, eleştirisine mutlak bir koruma sağlanırken; yolsuzluk, rüşvet, ağır imar suçları, kadına ve çocuğa yönelik şiddet ile adli suçlar bu koruma kalkanının dışına çıkarılmalıdır.

Bir vekilin yapmış olduğu bir usulsüzlükten dolayı dokunulmazlığının kaldırılmasının meclis çoğunluğunun kararına bağlı olduğunu kaçımız haberdarız.

Vekilin yargılanması Meclis çoğunluğunun iki dudağı arasından alınmalı, bağımsız yargının işi haline getirilmelidir.

Yasama faaliyetlerinin aksamaması için tutuksuz yargılama gibi usuller işletilebilir, ancak soruşturmanın önü asla kesilmemelidir.

Unutmayalım ki dokunulmazlık, halk adına görev yapanı korumak için vardır; halkın hakkını yiyeni gizlemek için değil.

Siyaset, suçların aklanma yeri değil, millete hizmet makamıdır.

Temiz bir toplum ve adil bir gelecek istiyorsak, önce o zırhı ait olduğu yere, yani sadece Meclis kürsüsüne geri indirmeliyiz.

Yaklaşan bir seçim var ve kime niçin oy vereceğim diye düşünüyorsanız.

Önce ,’’Ben Milletvekilliği dokunulmazlığının kürsü dokunulmazlığı ile sınırlanmasını istiyorum’’ diyen ve bunuda kamuoyu ile açıkça paylaşan Milletevekillerine oy verin diyeceğim.

Şunun şurasına 2 ay sonra seçim var.6 Aralıkta birkez daha sandık başına gideceğiz.

Bakalım kaçımız temiz bir toplum istiyoruz göreceğiz.