Kıbrıs Türk halkı olarak bu adada en eski ve en çetin imtihanlarımızdan biridir kendi kendimizi yönetebilmek.

Akdeniz’in bu küçük ve fırtınalı adasında, on yıllardır adalet düzenini kurmak, kurumsal yapıyı ayağa kaldırmak ve geleceğimizi güvence altına almak için defalarca sandık başına gittik.

Şimdi yine yeni bir imtihana hazırlanıyoruz.

6 Aralık 2026 seçim tarihi, siyasi tarihimizde az rastlanır bir günü işaret ediyor.

Milletvekilliği erken genel seçimi ile yerel seçimler bu kez aynı gün, aynı sandıkta birleşiyor.

Bu seçim, sadece meclise gidecek vekilleri değil, her sabah gözümüzü açtığımızda kapımızın önünde bulduğumuz çöp konteynerinden, yürüdüğümüz kaldırıma,çevre kirliliğinin en birincil sebebi ruhsatsız yapılara ve çeşmelerimizden akan suya kadar hayatımızı doğrudan şekillendiren belediye başkanlarını ve meclis üyelerini de belirleme günüdür.

Biz Kıbrıslılar, siyaseti çok seven, kahvehanelerden televizyon ekranlarına kadar memleket meselelerini dilinden düşürmeyen bir toplumuz.

Ancak sandık kapıya dayandığında, çoğu zaman zihnimizin bir köşesinde saklanan o kadim Kıbrıs yanılgısına düşüyoruz.

Kurumsal çöküşü tek bir dokunuşla düzeltecek büyük "kurtarıcılar" aramak.

Halbuki bizim ihtiyacımız; hem merkezi hükümette hukuka bağlı kalacak hem de yerelde belediye hizmetlerini reforme edecek, ehliyet ve liyakat terazisini yeniden kuracak rasyonel yöneticiler seçmektir.

Peki, elektrik kesintilerinden eğitimdeki aksamalara, ekonomik krizin mutfağımızı yakan ateşinden belediyelerimizin bütçe çıkmazlarına kadar bunca sorunla kuşatılmışken gözümüzü boyayan popülizm sisinin ardındaki gerçeği nasıl göreceğiz?

En doğru kararın ilk anahtarı, akraba, ahbap-çavuş ilişkilerini ve körü körüne parti taassubunu rafa kaldırarak adayların gerçek yöneticilik vasıflarını ve referanslarını sorgulamaktır.

Bizim gibi küçük toplumlarda "bizim çocuktur, iyi çocuktur" ya da "partimizin adayıdır" mantığıyla verilen oyların faturasını bugün hep birlikte kurumsal ve kentsel çöküşle ödüyoruz.

Trafikteki ,denizlerdeki ,hastahanelerdeki ve inşaatlardaki ölümlerin tümü kader mi sanıyorsunuz?

Bir yönetici adayı önümüze çıktığında kendimize sormamız gereken ilk soru şudur.

Bu kişi geçmişte neyi, nasıl yönetti?

Arkasında bıraktığı referanslar nelerdir?

Yönettiği eski bir kurumda, bir işletmede ya da belediyede bütçeyi artıya mı geçirdi, yoksa borç batağına mı sapladı?

Siyaset, bir staj yeri veya deneme-yanılma tahtası değildir; hele ki Kuzey Kıbrıs’ın bugünkü hassas dengelerinde hiç değildir.

Bize duymak istediğimiz süslü vaatleri verenlerin geçmiş karnelerine bakmak zorundayız.

Geçmişinde somut bir başarı referansı, rasyonel bir yönetim pratiği olmayanların, gelecekte koca bir ülkeyi veya kenti yönetmesini beklemek safdilliktir.

İşte tam da bu noktada, demokrasinin ve vatandaşlık bilincinin en büyük turnusol kağıdı devreye giriyor.

Vergilerimizin hesabı.

Biz bu ülkede iğneden ipliğe vergi ödeyen, mülkümüzün, işimizin, yediğimiz ekmeğin payını devlete ve yerel yönetimlere teslim eden bir halkız.

Peki, bu paralar nereye gidiyor?

Hizmete mi, yoksa hesapsız istihdamlara ve liyakatsiz harcamalara mı?

Seçmenin sandık başında körü körüne değil, bilerek oy verebilmesi için Sayıştay’ın tüm belediyelerin mali durumunu, gelir-gider tablolarını ve usulsüzlük raporlarını seçimden önce çarşaf çarşaf açıklaması elzemdir.

Sayıştay raporları kamuoyuna açıkça sunulmalıdır ki, vatandaş cebinden çıkan kuruşun doğru yere gidip gitmediğini görsün; bütçeyi batıranla kenti ihya edeni birbirinden ayırabilsin.

Raporu gizlenen, denetlenmeyen bir belediyecilik, seçmenin iradesine vurulmuş bir prangadır.

Ancak acı gerçekle de yüzleşmek zorundayız.

Kuzey Kıbrıs’ta denetim mekanizmaları ne yazık ki dişsiz bir aslan gibi çalışıyor.

Sayıştay bugüne kadar pek aksaklıkları, hesapsız harcamayı raporladı; fakat bu raporlar meclis alt komitelerinin tozlu raflarında, savcılık koridorlarında kelimenin tam anlamıyla "yaptırımsızlık" sarmalına kurban edildi.

Raporda suç unsuru, bütçe yağması, adayların "neyi nasıl kötü yönettiği" çarşaf çarşaf yazıyor ama günün sonunda ne o koltukta oturanlara ne bir yaptırım uygulanıyor ne de hesap soruluyor.

İşte bu yapısal tıkanıklığı kıracak olan tek güç, elindeki mühürle seçmenin bizzat kendisidir.

Eğer hukuk ve meclis o raporların hesabını sormuyorsa, 6 Aralık'ta o hesabı sandıkta biz sormalıyız.

Mali tablosunu halktan gizleyen, Sayıştay denetiminden kaçan, geçmiş referanslarında şaibe veya beceriksizlik olan her adaya sandıkta dur demek, bu adada var olma kavgası veren her vatandaşın namus borcudur.

Çünkü biliyoruz ki, şeffaflık, liyakat ve hesap verebilirlik iradesi bir yönetimin namusudur.

Kamu kaynaklarının, Yollarımızdaki kameralardan KIB-TEK’e, Lefkoşa’nın veya Mağusa'nın belediye bütçelerinden en küçük köylerimizin muhtarlık harcamalarına kadar her alanda nasıl yönetildiğini açıkça görebileceğimiz bir şeffaflık düzeni kurmalıyız.

Son olarak, bizi doğruya götürecek en büyük rehber toplumsal barış ve kapsayıcılık olmalıdır.

Toplumu kökenine, düşüncesine veya yaşam tarzına göre bölen, öfke dilinden beslenen siyaset anlayışı bu adaya bugüne kadar huzur getirmedi, getirmeyecektir.

Gerçek bir yönetim iradesi, Lefke'den Karpaz'a kadar bu topraklarda yaşayan her bir bireyin hakkını adaletin şemsiyesi altında güvende hissettirebilen, partisiz ve tarafsız hizmet üretebilen anlayıştır.

6 Aralık’ta sandık başına gitmek, sadece oy pusulasına bir mühür basmaktan ibaret değildir.

O mühür; çocuklarımızın bu adada kalıp kalamayacağını, hastanelerimizin, okullarımızın ve parklarımızın durumunu, cebindeki paranın değerini ve en önemlisi kendi şehrimizde ne kadar başı dik yaşayacağımızı belirler.

Geleceğini şansa, hamasete ya da geçici vaatlere bırakmak istemeyen her Kıbrıslı Türk, sandığa giderken aidiyetlerini değil, adayların yöneticilik kumaşını, referanslarını, aklını ve vicdanını yanına almalıdır.

Unutmayalım; bir toplum, kararlarıyla kendi kaderini çizer. Ve bu küçük adada en doğru karar, günü kurtaran değil, Kuzey Kıbrıs’ın hem genelini hem de yerelini adaletle, liyakatle ve şeffaf hesaplarla yeniden inşa eden karardır.