Siyaset, özü itibarıyla toplumsal bir inşa sürecidir; ancak bazı aktörler için bu inşa, ancak duvarlar örülerek, araya teller çekilerek ve "biz" ile "öteki" keskin çizgilerle ayrıştırılarak anlam kazanır.

Yıllar boyunca diliyle, politikalarıyla ve toplumsal fay hatlarını kaşıyan tutumlarıyla bu topraklara nifak tohumları ekenler, bugün sosyal medyadan kendilerine yönelen haklı eleştiriler ve tepkiler karşısında birdenbire "mağdur" rolüne soyunuyorlar.

Siyaset bilimi literatürüne bakıldığında bu durum hiç de yabancı değil; ancak manzaraya yakından bakmak, ironinin ve siyasetin ikiyüzlülüğünün boyutunu gözler önüne sermeye yetiyor.

Antonio Gramsci’nin kültürel hegemonya teorisi bize, egemenlerin toplumu kendi çıkarları doğrultusunda dönüştürürken dili ve ideolojiyi nasıl birer silah gibi kullandığını öğretebilir.

Ayrımcı politikalarla beslenen aktörler, toplumun korkularını, kaygılarını ve kimlik hassasiyetlerini tetikleyerek bir rıza üretmeye çalışırlar.

Toplumun farklı kesimlerini ötekileştirerek kendi küçük iktidar alanlarını tahkim edenler, bir süre sonra bu ürettikleri zehirli atmosferin ulusal ya da dijital kamusal alana sızmasından rahatsız olurlar.

Chantal Mouffe’un "agonistik çoğulculuk" kavramı, demokrasinin bir çatışma alanı olduğunu ama bu çatışmanın kuralları olan "rakipler" arasında geçmesi gerektiğini söyler.

Oysa kutuplaştırıcı popülist siyasetçiler, siyaseti bir "dost-düşaman" dikotomisine indirgerler.

Karşılarındaki herkesi yok edilmesi gereken birer düşman ya da hedef olarak kodlarlar.

İşte mesele tam burada düğümlenir.

Yıllarca siyasi üslubunu bu sert, dışlayıcı ve kutuplaştırıcı zemin üzerine kuranlar, rüzgar ektikleri dijital meydanlardan fırtına biçtiklerinde demokratik nezaket hatırını hatırlarlar.

Sosyal medyada kendilerine gelen eleştirileri "linç", "ahlaksızlık" ya da "saldırı" olarak nitelendirip şikayet etmeye başlarlar.

Sosyal medya, günümüzün en ham ve en filtrelenmemiş kamusal meydanıdır.

Bu meydan, siyasetçinin kürsüdeki maskesini düşüren, onu halkın gerçek reaksiyonuyla yüzleştiren acımasız bir aynadır.

Kapsayıcı ve eşitlikçi bir dili benimseyenler sistemin kurumsal baskılarına uğrarken; ayrımcılığı körükleyen popülist aktörler, ürettikleri söylemin toplumsal vicdanda yarattığı reaksiyonu "haksızlık" olarak pazarlamaya bayılırlar.

Bu, klasik bir mağduriyet üretme (victimhood framing) taktiğidir.

Amaç basittir.Kendi yarattıkları siyasi kirliliği örtbas etmek ve taraftarlarını "Bakın üzerimize geliyorlar" söylemiyle yeniden konsolide etmek.

Ancak unutmamak gerekir; ektiğiniz dili biçersiniz.

Toplumun bir kesimini sürekli hedef gösteren, ötekileştiren ve ayrıştıran bir siyasi akım, dijital dünyada o toplumun tepkisiyle karşılaştığında şikayet etme hakkını ahlaken yitirir.

KKTC’nin, bu kısır ve daraltıcı kutuplaşma siyasetinden arınmaya, her rengiyle bir arada yaşamayı savunan kapsayıcı bir akla her zamankinden çok ihtiyacı var. Kıbrıslı Türk kültürel ve sosyal yapısına uymayan bu topraklardaki sosyal dokunun işleyişini bozan veya ona entegre olamayan açıklamalar çatışmadan başka bir şey yaratmaz.

Sosyal medya fırtınalarından dert yanan hatta gelen eleştirilere karşı ''birini öldürmemek için kendimi zor tutuyorum'' diyen kurmayların öncelikle aynaya bakması, ürettikleri dille yüzleşmesi ve demokrasinin sadece kendi işlerine geldiğinde geçerli bir kural seti olmadığını idrak etmesi gerekiyor.

Ne derler bilirsiniz. Ateşle oynamaya doymayanlar, parmakları yandığında ağlama lüksüne sahip değildir.