Geçtiğimiz günlerde Kozanköy’den yükselen o amansız silah sesleri, sadece birkaç masum kedinin canını almadı; aslında toplum olarak uzun zamandır can çekişen vicdanımıza, merhametimize ve insanlığımıza indirilen ağır bir darbe oldu.
İddialar korkunç, ürpertici ve bir o kadar da utanç verici.
Bir kamu görevlisi, bir belediye çalışanı, masum canları önce tatlı dille yanına çağırıyor, ardından elindeki tüfekle üzerlerine saçma yağdırıyor.
Yapılan otopsi raporunda küçücük bir kedinin kafatasından çıkan iki kurşun, karşı karşıya olduğumuz caniliğin ve soğukkanlılığın açık bir vesikasıdır.
Bu vahşeti, Gazze’de çocukların üzerine bomba yağdıran zihniyetten ayıran tek şey, kullanılan silahın çapıdır. Özü aynıdır.
Kendini savunamayacak olana duyulan nefret ve öldürme arzusu.
Olayın ardından yükselen bazı sesler ise en az olayın kendisi kadar hayret verici.
"Bu kediler kimin?", "Çipi var mı?" diyerek konuyu sulandırmaya, bir canlıyı adeta bir "mülk" veya "çöp" kategorisine indirgeyerek savunmaya geçenler var.
Soruyorum.
Bir canın yaşama hakkı, üzerindeki çiple ya da sahibinin cüzdanıyla mı ölçülür?
Sokakta yaşayan bir kedinin, bir köpeğin bu gezegende nefes almaya hakkı yok mudur?
Mülkiyet dediğimiz o ucube kavramı insanlık uydurdu; doğa ne tapu bilir ne sınır.
Bir arazinin tapusuna sahip olmak, o sınırlar içindeki masum canları katletme ehliyeti vermez kimseye.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yürürlükte olan Hayvan Refahı ve Ceza Yasası artık çok net.Hayvanlar birer "mal" değil, birer "can"dır.
Ve bir canı yasa dışı yollarla hayattan koparmanın cezası 6 yıla, işkenceyle öldürmenin cezası ise 7 yıla kadar hapistir.
Bu yasalar süs olsun diye yapılmadı.
Bugün Kozanköy’deki o eli tüfekli şahsa hak ettiği en ağır ve caydırıcı ceza verilmezse, yarın o namlunun kime döneceğini kimse bilemez.
Çünkü çok iyi biliyoruz ki; şiddet hayvandan başlar, ardından kadına ve çocuğa uzanır.
Masum bir kediyi gözünü kırpmadan vuran bir zihniyet, yarın kapı komşusuyla tartıştığında da aynı vahşete meyil gösterecektir.
Burada belediyelere ve idari mekanizmalara da büyük bir sorumluluk düşüyor.
Görevi sokaktaki canların refahını ve güvenliğini sağlamak olan belediyelerin, bünyelerinde hayvana şiddet uygulayan kişileri barındırmaması, derhal görevden uzaklaştırması gerekir.
Ayrıca, hayvanları bir bölgeden toplayıp başka bir köyün sınırına kontrolsüzce bırakarak cehalete ve çatışmaya zemin hazırlayan yerel yönetimler de bu vebalden azade değildir.
Gelişmiş bir toplumun medeniyet seviyesi, göğe yükselen beton binalarıyla veya lüks araçlarıyla değil; en güçsüz, en savunmasız canlılarına gösterdiği merhametle ölçülür.
İnsan bu dünyadaki en kötü canlı ne yazık.
Bu acının üzerinden 3 gün bile geçmeden dünde Tuzlucada başka bir mahluk Bulutu zehirledi.
Bulut köpek bir caninin kurbanı oldu.
Sahibi son bir umut buluta suni teneffüs yaptı fakat nafile.
O güzel dost Bulut ne yazık aramızdan ayrıldı.
Bugün bu vahşete sessiz kalır, "Aman canım alt tarafı bir kedi yada köpek " diyerek sırtımızı dönersek, yarın uyandığımızda tamamen çürümüş bir toplumla baş başa kalırız.
Bilmeliyiz ki çürümüş toplumun içinden çıkan canilerde yalnız kedi köpek öldürmez.
Adalet sadece konuşabilenler için değil, hakkını arayamayan, dili olmayan tüm sessiz canlar için de tecelli etmek zorundadır.
Dileğimiz; gücün değil vicdanın, öfkenin değil merhametin hüküm sürdüğü bir ülkede, her canlının korkusuzca yaşayabilmesidir.
Bunun için adalet yerini bulanan kadar merhameti vicdanı olan her canlı susmamalı bu dilsiz canların haklarını korkusuzca haykırmalıdır.