Yıl 2003. Kıbrıs’ta barikatlar açılmış, adanın kuzeyi ile güneyi arasındaki o aşılmaz duvarlarda ilk gedikler açılmıştı.

Binlerce Kıbrıslı Türk gibi Eda Hançer Akkor da geleceğe dair umutlarla Güney Kıbrıs Rum yönetimi makamlarına vatandaşlık başvurusunda bulundu.

Annesi Kıbrıslı bir Türk, babası ise 1975 yılında adaya gelmiş bir Türkiye kökenliydi.

Eda bu adada doğmuş, bu adanın kültürüyle büyümüştü. Ancak o gün bilmediği bir şey vardı. Önünde tam 22 yıl sürecek, sisteme karşı tek başına yürüteceği bir bürokrasi ve hukuk savaşı duruyordu.

Geçtiğimiz günlerde Türk Ajansı Kıbrıs’a (TAK) düşen bir haber, sadece Eda’nın değil, bu topraklarda "karma evlilik mağduru" olarak nitelendirilen binlerce gencin ve çocuğun yüreğine su serpti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Eda Hançer Akkor’un 11 yıldır sürdürdüğü hukuk mücadelesinde tarihi bir karar alarak başvuruyu esastan inceleme kararı aldı.

Eda’nın da dediği gibi; "Uzun bir yolun sonunda ilk defa bir ışık göründü." Çünkü biliniyor ki AİHM, önüne gelen başvuruların neredeyse yüzde 75’ini kapıdan çevirir.

Dosyanın içeriye kabul edilmesi bile statükonun sarsılması demektir.

Güney Kıbrıs yönetimi, özellikle 2007 yılında yasalarda yaptığı tek taraflı değişikliklerle, karma evliliklerden doğan çocukların vatandaşlık hakkını tamamen Bakanlar Kurulu’nun keyfi inisiyatifine bıraktı.

Gerekçe ise hazindi.

Kuzeydeki limanların "yasal olmaması" ve bu evliliklerin siyasi bir zemine oturtulması.

Devletler insanların kiminle evleneceğine karışamaz, çocuklar da anne-babalarını seçemez.

Dünyanın neresine giderseniz gidin; anne ya da babadan biri bir ülkenin vatandaşıysa, çocuk da o hakla doğar. Fransa’da da böyledir, Almanya’da da.

Ancak konu Kıbrıslı Türkler olunca, uluslararası hukuk ve insan hakları sözleşmeleri güneydeki elitlerin masasında bir kenara itiliveriyor.

Çocuk Hakları Evrensel Beyannamesi’ni dilinden düşürmeyenlerin, adanın kuzeyinde doğan binlerce çocuğu "üçüncü ülke vatandaşı" muamelesine mahkum etmesi ne insanlığa ne de adalet duygusuna sığar.

Eda Hançer Akkor’un hikayesi sadece kupkuru bir hukuki metinden ibaret değil.

Bu hikaye, Hollanda’da üniversite kazanıp, burs bulup, sırf "AB vatandaşı" sayılmadığı ve fahiş harç ücretlerini ödeyemediği için hayallerinden vazgeçmek zorunda kalan bir gencin hikayesidir.

Bu hikaye, 2014 yılında hamile kaldığında "Benim yaşadığım bu dışlanmışlığı, bu aidiyetsizliği oğlum Adel de yaşamasın" diyerek yola çıkan bir annenin kavgasıdır.

Bugün oğlu Adel 12 yaşına geldi. Yani bir çocuğun çocukluğu, annesinin mahkeme koridorlarında adalet aramasıyla geçti.

Bu mesele artık bireysel bir dava olmaktan çıkmış, toplumun kanayan bir yarası haline gelmiştir.

Nesilden nesile aktarılan bir mağduriyet, bir ülkenin uyguladığı sistematik bir ayrımcılıktır.

Eda’nın tek başına yaktığı bu çoban ateşi bugün sendikaların, Kimliksizler Derneği'nin ve İnsan Hakları Platformu'nun desteğiyle devasa bir toplumsal dayanışmaya dönüştü.

Meselenin Birleşmiş Milletler raporlarına kadar girmesi, Kıbrıslı Türklerin bu adadaki varoluş iradesinin bir göstergesidir.

Kıbrıslı Türkler bu adada vardır ve var olmaya devam edeceklerdir.

Dünya artık sınırların tartışıldığı değil, kozmopolit yapıların kabul gördüğü bir çağdadır.

İnsanları 1974 öncesi ve sonrası diye ayırarak, çocukların en temel seyahat, eğitim ve aidiyet hakkını gasp etmek hiçbir devlet politikasına meşruiyet kazandırmaz.

AİHM’den gelecek karar ne olur bilinmez ama Eda Hançer Akkor ve ona destek veren örgütlü güç, şimdiden büyük bir zihniyet duvarını yıkmıştır.

Her çocuğun insanca, eşit ve kimlikli yaşama hakkı vardır. Ve bu hak, hiçbir siyasi pazarlığın malzemesi yapılamayacak kadar kutsaldır.