Uluslararası ilişkiler tarihi, haklının değil, her zaman gücünü haklılığa tahvil edebilenin kazandığı bir arenadır.

Kıbrıs adası, jeopolitik konumu gereği yüzyıllar içerisinde tam 11 kez el değiştirmiştir.

Bugün Türkiye’nin adadaki varlığı 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları gibi sarsılmaz bir uluslararası hukuk zeminine dayansa da, modern dünyada egemenlik sadece askeri postalla değil, kurumsal mühürle korunur.

Bu bağlamda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) üniversiteleri, sıradan birer eğitim yuvası olmanın ötesinde, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki "Sivil Üsleri" ve "Akademik Uç Beyleri" konumundadır.

Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in kontrolü için "batmayan bir uçak gemisi" niteliğindedir. Ancak askeri varlık, diplomatik izolasyonlar altında bazen "işgal" retoriğiyle yıpratılmaya çalışılabilir.

İşte üniversiteler, bu noktada Türkiye’nin adadaki varlığını meşrulaştıran ve toplumsallaştıran en güçlü enstrümandır.

100’den fazla ülkeden gelen yabancı öğrenciler, mezun olduklarında ülkelerine KKTC’nin ve Türkiye’nin kültürünü, tezlerini ve dostluğunu taşıyan birer "fahri elçi" olarak dönerler.

Bu, izolasyon altındaki bir devlet için dünyaya açılan en geniş meşruiyet kapısıdır.

Uluslararası akademik ağlara dahil olan yayınlar ve konferanslar, KKTC’nin dünyadaki bilimsel görünürlüğünü artırarak "varlık" iddiasını pekiştirir.

KKTC ekonomisi büyük oranda Türkiye’den gelen yardımlara dayanmakla birlikte, üniversiteler adanın "bacasız sanayisi" olarak kendi kendine yetme kapasitesini artırır.

Üniversiteler sayesinde adada sürekli akan, dinamik, genç ve eğitimli bir Türk nüfusu (öğrenci ve akademisyen) bulunur.

Bu, olası bir çözüm müzakeresinde Türkiye için hayati bir demografik destektir.

Üniversitelerin adadaki güçlü varlığı, Türkiye’nin deniz yetki alanları ve enerji kaynakları üzerindeki tezlerini bilimsel bir zemine oturtur.

"Bu üniversitelerin parasını kim veriyor?" sorusunun cevabı, Türkiye’nin adayı ne kadar önemsediğinin de göstergesidir.

DAÜ ve LAÜ gibi yerel amiral gemilerinden, ODTÜ ve İTÜ gibi Türkiye’nin köklü markalarına kadar tüm bu sistem; Türkiye ile imzalanan Mali İş Birliği Protokolleri ile ayakta tutulmaktadır.

Binaların harcından laboratuvarların mikroskobuna, KYK burslarından YTB desteklerine kadar her kalem, Türkiye Cumhuriyeti’nin adadaki mülkiyet imzasını temsil eder.

Türkiye’de ve KKTC iç siyasette pek çok konu tartışılsa da, KKTC üniversitelerine yapılan yatırımlarda Türkiye ve KKTC de "oy birliği" sağlanmasının sebebi budur.

Konu milli bir meseledir ve milli meselelerde devlet aklı devreye girer.

Bugün gündemde olan ve İTÜ’ye tahsis edilen 3500 dönümlük alçak orman arazisi, bu stratejik doktrinin en somut ve en zorlu sınavıdır.

Ekolojik açıdan bir kayıp olarak görülebilecek bu alan, "Milli Mesele" perspektifinden bakıldığında farklı bir anlam kazanır.

"Eğer Türkiye ve KKTC bu üniversitelerle adaya kalıcı ve kurumsal bir mühür vurmazsa, yarın o ormanı koruyacak bir egemenlik alanı bile kalmayabilir."

Dolayısıyla bu geniş arazi tahsisleri, bulundukları konum itibari ilede sadece bir kampüs inşaatı değil; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki gelecek projeksiyonunun kapladığı alandır.

İTÜ’nün teknik aklı ile bu arazide yeşili ve doğayıda önemseyerek yükselecek olan bilimsel kapasite, Mavi Vatan’ın akademik garantörlüğüdür.

Sonuç olarak Türkiye’nin Kıbrıs’tan çekilmesi olası senaryolarda askeri üslerin varlığıyla dengelenmeye çalışılabilir; ancak üniversiteler, askeri üslerden daha derin bir iz bırakır.

Eğitim kurumları toprağa değil, insanın zihnine ve uluslararası sistemin damarlarına nüfuz eder.

KKTC’deki her üniversite kampüsü, Türkiye’nin Akdeniz’deki sivil kalesi ve akademik garnizonudur.

Bu kurumların zayıflaması, sadece bir eğitim kaybı değil; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki en stratejik mevziini kaybetmesi demektir.

Konulara bazen başka bir açıdan da bakmak gerekebilir.