Deniz Hukukunda bugün yaşadığımız sorunları anlayabilmek için baştan başlayarak
konuları değerlendirmemiz ve aşama aşama günümüze kadar gelmemiz uygun
olacaktır.

Hukuk nedir?

Önce hukukun ne olduğu üzerinde duralım. Bilindiği gibi insanlar toplu halde yaşarlar.
Toplum yaşamında sorunlar çıkması kaçınılmazdır. Sorunları gidermek için bazı kuralların
belirlenmesi gerekir. Bunlar hukuk veya ahlak kurallarıdır. Uyulması zorunlu olan kurallara
hukuk diyoruz. Uyulması zorunlu olmayan fakat insanların ayıplanması sonucunu doğuran
kurallara ise ahlak denir.
Toplumsal yaşamda sorunlar çıktıkça insanlar kural arayışı içine girerler. Önce alışkanlık
şeklinde kurallar oluşur. Daha sonra iktidarda olan güç bu kuralları yasaya dönüştürür.
Bir devlette yasaları iktidarda olan yasa koyucu yapar. Acaba devlet sınırları dışında örneğin
denizlerde veya havada kurallar nasıl belirlenecektir? Bu alanlarda yasa yapacak bir güç
yoktur. Bu nedenle ilk aşamalarda yerel konularda olduğu gibi önce bir alışkanlık oluşmakta,
bu alışkanlık zamanla teamül haline gelmekte, teamül de daha sonra anlaşmaya dönüşerek
uluslararası hukuk olmaktadır.
Yerel yasaların nasıl oluştuğunu anlamak için bir örnek verelim.
Girneden doğuya doğru gidenler İngiliz koloni devrinden kalan eğri büğrü dar asfalt yollar
olduğunu görürler.
Bu yollar nasıl oluştu? Osmanlı döneminde bir yerden diğerine eşekle veya atla gitmek
isteyenler uygun bir patika seçerlerdi. Diyelim ki bu patika üzerinde tarlası olan birisi itiraz
etti. Patikanın güzergahı değiştirilirdi. Zamanla bu patikadan at arabaları geçmeye başladı ve
toprak yol oluştu. Daha sonra İngilizler gelip toprak yol üzerine asfalt döktüler ve yolları
haritalara işlediler. Böylece yollar yasal hale geldi. Şimdi birisi çıkıp bu yol yanlış yerden
geçti, benim tarlamı ikiye böldü diye şikayet ederse onu dinleyen olur mu? Olmaz.
İşte Uluslararası Deniz Hukukunun oluşumu da buna benzemektedir. Deniz hukukun
oluşmasında önce anlaşmazlıklar kavgalar olmakta daha sonra alışkanlık şeklinde bir kural
oluşmaktadır. Gününde itiraz etmeyen, kural oluşurken ses çıkarmayanların şikayetlerini
daha sonra kimse dikkate almamaktadır.
Kuralın oluşmasına katkı koymayan devletler daha sonra eşeğin belirlediği patikaya itiraz
etmeyen tarla sahibinin düştüğü duruma düşmektedirler. Zamanında ses çıkarmadıkları için
daha sonra ne kadar haklı olurlarsa olsunlar itirazları etkili olmamaktadır.
Denizlerde devletlerin egemenlik alanları nasıl oluştu?
İlk çağlardan beri devletlerin kara sınırları belli olmuştur. Çünkü egemenlikleri orada sona
eriyordu. Denizlerdeki sınırların belirlenmesi ise son yüzyılda netleşmeye başlamıştır.
Dünyamız 20 ci yüzyılda devletlerin denizlerdeki egemenlik alanları konusunda büyük
tartışmalar ve gelişmelere sahne olmuştur.
Sahilin hemen yakınında bir devletin söz sahibi olduğu Orta Çağdan beri kabul edilmekteydi.
Bu alana Karasuları deniyordu. 20.ci Yüzyılda Karasuları sınırının belirlenmesi ihtiyacı
doğdu. Uzun tartışmalardan sonra her devletin sahilden itibaren 3 deniz mili Karasuları
olduğu kabul edildi.
Ancak tartışmalar burada sona ermedi. Karasularının 6 mil olmasını isteyen veya 12 mile
çıkmasını isteyen devletler oldu. Bu tartışmalar halen sürmektedir. 3 mile kadar devletlerin
egemenlik hakları olduğu kuralı netleşmiştir. Böylece bu alan uluslar arası hukuk haline
gelmiştir. Geriye kalan konular ise zaman içinde netleşecektir.
Karasuları tartışmaları sona ermeden denizlerde başka tartışma konuları ortaya çıktı.
Karasularına Bitişik Bölge alanı, Balık Avlama Bölgesi alanı, Kıta Sahanlığı alanı, ve nihayet
Münhasır Ekonomik Bölge alanı. Bu alanların her birinde hukukun oluşmakta olduğunu,
tartışmaların henüz sona ermediğini söyleyebiliriz.
Bu gün bizi daha çok ilgilendiren Münhasır Ekonomik Bölge sorunu olduğu ve bu sorun Kıta
Sahanlığı Sorunu ile bağlantılı olduğu için diğer konuları bir tarafa bırakalım.
Kıta Sahanlığı sorununu şöyle özetleyebiliriz. Deniz altında bazı değerler olduğu ortaya
çıkınca devletler deniz tabanının kendi kara parçalarının devamı ve ayrılmaz parçası olduğunu
öne sürmeye başladılar. Böylece deniz tabanındaki değerlerden yararlanmak istediler.
Her devletin Kara Sularından 200 deniz miline kadar olan deniz tabanının o ülkenin Kıta
Sahanlığı olduğu kabul edildi. Ne var ki bu kavramın ortaya çıkardığı sorunlar vardı. Örneğin
Türkiyenin batı kıyılarından 200 deniz mili mesafe içinde Yunan adaları vardı. Böyle bir
durumda Kıta Sahanlığı nasıl belirlenecekti? Kıta Sahanlığına bağlı haklar nasıl
paylaşılacaktı?
Kıta Sahanlığı anlaşmazlıkları daha sonuçlanmadan deniz altında büyük petrol kaynakları
olduğunun anlaşılması üzerine Münhasır Ekonomik Bölge kavramı ortaya çıktı.
Birleşmiş Milletlere üye devletlerin bir bölümü 1982 yılında bir araya gelerek Birleşmiş
Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesini yaptılar ve diğer devletlerin imzasına açtılar. Bu
sözleşme denizlerde o güne kadar mevcut teamüllerle anlaşmaları birleştirdi ve onlara
Münhasır Ekonomik Bölge kavramını ekledi.
Kıta Sahanlığı kavramı deniz dibi ile ilgili idi. Münhasır Ekonomik Bölge kavramı bu
kavrama denizin içinde veya üstünde su ve rüzgar enerjisinden yararlanma gibi konuları da
ekledi. Kıta Sahanlığı kıtanın devamı kabul edildiği için bu alanda her devletin kendiliğinden
mevcut bir hakkı olduğu kabul edilmişti. Münhasır Ekonomik Bölgede ise maden arama
kurallarına benzer şekilde devletlerin ilan ederek bir alan oluşturmaları gerekiyordu. İlan
ettikten sonra bu alanda sadece o devletin yararlanma hakkı olacaktı. Devletlerin sahillerinden
200 deniz miline kadar olan bölgeyi Münhasır Ekonomik Bölgeleri olarak ilan etme hakları
olduğu kabul edildi.
Buna göre bir devletin Münhasır Ekonomik Bölge ilan ettiği yerin genellikle Kıta Sahanlığı
olması gerekiyordu. Kıta Sahanlığı konusunda anlaşmazlıklar olan yerlerde Münhasır
Ekonomik Bölge ilan edilmesi halinde sorun nasıl çözülecekti? Böyle bir sorunun savaşa
dönme olasılığı olamaz mıydı?