Kuzey Kıbrıs’ta 28 Temmuz Erken Genel Seçimleri’ne katılımın % 69.61’de kalması ve yaşanan karma oy patlaması Kıbrıslı Türk toplumunun sessiz devrimi olarak tarihe yazılacaktır.

100 kişiden 30’nun sandığa gitmediği, ülkenin başkenti Lefkoşa’da bu oranın 100 kişide 34’e çıktığı düşünülürse, ne kadar önemsenmezmiş gibi gösterilmeye çalışılırsa çalışılsın boykotun etkili olduğunu teslim etmek gerekir. Üstelik boykot kendisini sadece sandığa gitmeyenler kümesinde göstermekle kalmamıştır. Kırsal kesimde baskıyla sandığa gittiği için oylarını tepkiyle geçersizleştirenler ve kent merkezlerinde oylarını “münasip” bir dille yakanların sayısı dikkat çekicidir. Geçersiz oyların sadece % 2’sinin biliçsizce yapılan hatalardan ötürü geçersizleştiği kabul edilir. % 2’den sonrası ise bilinçli bir tercihtir. Bazı sandıklarda geçersiz oy oranı % 10’ları bulmuştur.

Boykota, sandığa gidip de oylarını bilinçli olarak geçersiz kılanları ve karma oylarda yaşanan patlamayı ekler ve bu sonucu sandıktan çıkamayan, sandıktan güç bela çıkabilen ya da sonraki sıralardan seçilebilen parti başkanları gerçeği ile birleştirirsek, toplumun en az % 60’ının siyasal partilerin yapısında ve seçim sisteminde değişim talep ettiği ortaya çıkıyor.

28 Temmuz seçimleriyle yıllardır hüküm süren devlet patronajına dayanan yoz siyasal sistem toplum nezdinde meşruiyetini yitirmiştir. Bu olguyu seçim sisteminde köklü değişikliklere gidilmesi talebinin çok güçlü bir işareti olarak okumak ve gerekli değişimleri bir an önce yapmak, Meclis’e seçilen siyasilerin bundan sonraki varlıklarının ne kadar kalıcı olabileceğini belirleyecektir.

Ancak ortaya çıkan tablonun yarattığı bazı açmazlar hakkında naçizane uyarıda bulunmamız gerekir: Toplumun, köklü değişim ve dönüşüm talebini kucaklayacak vizyona sahip bir partiyi ve liderlerini henüz zihninde şekillendirebildiğini söyleyemeyiz. Ülkenin içinden geçtiği gerçekleri görmezden gelerek, adeta ergenlik sendromu yaşayarak Türkiye’ye diklenerek hesap sorma zihniyeti ile hareket edenlerin ülkeyi yönetecek bir vizyona sahip olduğunu hiç düşünemeyiz.

Radikal kararlar alınmadan ve daha fazla borçlanmadan, kendi borçlarını ödeyebilir bir ülke hale gelmemiz için önce ergenlik dönemimizi sağlıklı atlatarak olgunlaşabilmeliyiz. KKTC Türkiye yardımları olmaksızın devlet personelinin maaşlarını bile ödeyemez bir haldeyken sorunlara akılcı çözümler bulamayarak, Meclis koltuklarında oturacakları yerden hamasete sığınarak tepki göstermeye niyetlenenlerin bu ülkeyi yönetme becerisi olduğunu varsayamayız.


Seçilen pek çok milletvekili devlet ve devlete bağlı kurumlardan maaş alan, devlet patronajını içselleştirmiş bireylerden oluşuyor madem, buradaki çelişkiyi de gözden kaçırmamak gerekir. Ergenliği sağlıklı aşmak, ebeveynden bağımsızlaşabilmek için daha fazla çalışmayı, çoğu zaman cep harçlığı kabul etmemeyi, kendi masraflarını karşılamayı gerektirir. Bu da lafla değil, bu yönde ciddi bir çaba göstermekle olur. Bağımsız bir Kuzey Kıbrıs mı istiyoruz, önce bize borçlarımızı nasıl ödeyeceğimizi, Türkiye’den daha fazla para talep etmeden veya yardım talep edip karşılığını vermeden ülkeyi nasıl idare edeceğimizi açıklayın…

Açıkcası Meclis’e giren pek çok yeni vekili gözlemlediğimde, genç bir ülke olarak ergenlik dönemimizi sağlıklı aşabileceğimize inanmıyorum. Sessiz devrimin, toplumsal çelişkilerin bağrında yakın gelecekte oluşturacağı yeni vizyona Meclis’in şu anki profili uyum sağlayacakmış gibi görünmüyor. Yeni olsun eski olsun çok değerli milletvekilleri var aralarında ancak bu vekillerin büyük bir kısmı gerçeklerden kaçma, devlet patronajına sığınma alışkanlığını ister istemez kazanmış durumdalar. Hayatsa gerçeklerle yol alıyor, gerçeklerin ağır baskısı altında sizi bazen yere düşürebiliyor. Gerçeklere karşı ördüğünüz söz duvarları ise çok kolay yıkılabiliyor…