Türk kültüründe ‘’kişinin yaşına saygı duymak’’ diye bir öğreti vardır.

Hepimize taa küçüklükten beri bu empoze edildi ve biz de çocuklarımıza bunu öğretmeye devam ediyoruz.

Bu öğretiye bir yönden hep itirazım olsa da bir yönden desteklemişimdir.

Desteklediğim nokta; kimi insanların yaşının , tecrübeleriyle paralellik gösterdiğidir.
Dolayısıyla, benim desteklediğim nokta da ‘’tecrübe birikimi’’ yönü olmuştur her zaman.

Çünkü yaş bakımından tabir-i caizse ‘’kemal-e ermiş’’ olanlar, bizim geçirdiğimiz çocukluk, ergenlik, gençlik ve olgunluk evrelerinin yanında, henüz yaşamadığımız orta yaş üstü ve ileri yaş ve hatta ailenin en büyüğü evrelerini de yaşamalarıyla bize tecrübe açısından fark atmışlardır.

Buraya kadar tamam. Ama olayın bir başka yönü daha var.

O da şu ki; tüm bu evreleri yaşayıpta bundan bir tecrübe çıkaramamış, dopdolu olması gereken bilgi hafızası bomboş kalmış, hayatın ders çıkarılabilecek tüm detaylarına kulak tıkamış ve dolayısıyla sadece fiziksel olarak yaşlanmış olanlar.

İşte bu kesim için ‘’yaşa saygı duymak’’ öğretisi tamamen rafa kaldırılmalı ve onlara sadece insan ilişkilerinde as’olan saygı çerçevesi içinde yaklaşılmalıdır.

Zira, her insan yaşlanmış olmakla tecrübe edinmiş sayılmaz.

Bu, meslekler içinde geçerlidir.
Örneğin, her hangi bir meslekte yıllarını geçirmiş ve hatta emekli olmuş olmak, geçen tüm bu zaman içinde, o mesleğin hakkını vermiş olmak demek olmuyor.
Zira, her mesleğin o meslekle ilgili etik kurallar içinde yapılması önemlidir. Her mesleğin sırf para için icra edilmemesi gerekliliği gibi, hele toplumsal ahlak ve toplum vicdanını ilgilendiren durumlarda bu kural daha bir ön plana çıkmaktadır.

Örneğin, gazetecilik, avukatlık, hekimlik, hakimlik, savcılık, bankacılık ve polislik gibi meslekleri tercih eden kişiler için tecrübe, ahlak, vicdan ve toplum hassasiyetleri mesleki etik açısından önemlidir.

Geçen gün izlediğim Küçük Mustafa davasının son duruşmasında bu gerçeği bir kez daha gördüm. Ve tüylerim diken diken oldu.

Erol Diker’in komşusu olan ve dava da tanıklık yapan genç bayana soru soran Yaşlı Avukat Bey, en az 30 yılı devirmiş olduğunu düşündüğüm mesleğinde, işte bu yukarıda bahsettiğim gibi sadece yaşlanmış gibi sanki.

Zira, tanık bayana itiraz ederken bile kurduğu en uzun cümle ‘’uydurursunuz siz, uydurmayın bunları’’ gibi komik bir tepki cümlesiydi.




İçerde bu dialoglar olurken, duruşma bittiğinde ise bu meslek erbabımız(!) tanık bayaınn yanına yaklaşıp ‘’sizi gerdim galiba, meslek icabı’’ diyerek özür dilemeye çalışması da bir başka gariplikti.

Bazen, haksızlık ettiğimi düşünüyorum ama bunu çürütecek bir olayla karşılaşmam uzun sürmüyor. Bu Yaşlı Avukat Bey’i eleştirmemin haklılığı da, tanık genç bayanın mahkeme salonunda buz gibi bir hava estiren şu cümleleriyle tescillenmişti adeta;

‘’Avukat Bey, sizi anlıyorum. Aldığınız maddi külfetin karşılığını vermeye çalışıyor ve beni söylediklerimi uydurmakla itham ediyorsunuz. Sizi şunu söyleyeyim; nen, ne devletin maaşlı savcısıyım, ne de sizin gibi aldığı ücretin karşılığını vermeye çalışan bir avukat. Ben sadece, bu davanın haklı bir şekilde sonuçlanmasını isteyen, hiçbir karşılık almadan, tamamen vijdanı rahatlığımı sağlamak ve vatandaşlık görevimi yerine getirmek için buradayım. Dolayısıyla, bu dava da taraf olup yalan söylemek, bana hiçbir şey kazandırmaz. İstediğim tek şey adaletin tecelli etmesi..’’

Bu arada bu bayan tanık ‘’ben ev almadım’’ derken kimi işaret etti , bu konuyla ilgili birileri bir ev pazarlığı içine mi girdi ?