KEFESİ KENDİNE ÇALIŞAN BASİRESTİZLİKTE DAYANIŞMA

“Basiretsiz” sözcüğünün sözlük anlamı: ölçülülükten, doğru ve yerinde düşünebilmek yetisinden yoksun olan kişi.

Covid-19 salgını kapıyı çaldığından beri siyasetçilerin ve onların şakşakçı takımının en birinci sığındıkları söylem “daha önce böyle bir kriz yaşamadık tabi ki hatalarımız yanlışlarımız olacak” demeleri. Hükümet her siyasi partiden temsilcinin bulunduğu bir kriz masası kurmak yerine krizi iyi yöneteceği umuduyla sorumluluğu paylaşmak istememektedir. Ana muhalefet de kerhen göreve hazır olduğunu ifade etmekte, dayanışma çağrısı yapmaktadır. Çok da fazla eleştirmeden bu dayanışma ile sürecin yürütülmesinden yana bir tavırda olduğunu söylemektedir. Böyle bir zamanda “pozitif ve yapıcı” bir tutum ortaya koyduğu imgesindeki muhalefet, OHAL ilanının ve gücün cumhurbaşkanının elinde toplanmasına karşı olmak dışında süreçle ilgili fazlaca somut öneri getirmemektedir. Bu süreçte muhalefet ve hükümetten gelen en büyük mesaj “iyilik yapan, dayanışma gösteren insanların ne kadar güzel olduğunu” vurgulamak, romantize edilen ama gerçekte de var olmayan bir dayanışma hayalini gerçek gibi sunmaktır. Gerçek değildir çünkü bir sürü insan işsiz ve maaşsız kalmıştır ve sistemli ve düzenli bir politika ile insanların mağduriyetleri engellenmemiştir.

Cumhurbaşkanı ise “bu makam niye var” dedirtecek şekilde hareket etmektedir. Liderlik göstermek ve bu olağanüstü durumda ipleri ele almaktan yoksun bir haldedir. Rumlardan “yardım” istemek doğru mu yanlış mı polemiği başlatarak, alelade ve normal zamanda yaptığı gibi kamplaşma üstünden durumu ele almaktadır. Bu şekilde krizle uzaktan yakından aktif şekilde ilgilenemediğini gizlemeye çalışmaktadır. 65 yaş üstü risk grubu içerisinde kendisini gören Akıncı ilk günden Cumhurbaşkanlığını kapatmış, evinden, pahalı bambularından, bir kriz anında devlet ciddiyetine yakışmayan bir kılıkla halka “evde kalın bakın ben de evimde kalıyorum” demeyi kriz yönetimi olarak algılamamızı istemiştir.

Yandaşlar acemilikleri, hataları örtmek için “dayanışma”, “hoşgörü”, “birlikte hareket etme” gibi söylemlerle yerelden genele yönetimlerin hatasını kapatmak için yola düşmüştür. Kendisi kriz yönetmeyi bilmeyenler herkesi de kendileri gibi sanarak hatalara “anlayış” göstermeye ve “dayanışmaya” çağırmaktadır hepimizi. İnanan çok olduğu için vurgulamakta yarar vardır: Kriz yönetimi için yetişmiş insanlar vardır. Elbette etkin bir kamu yönetimi, işlevsel bir sosyal politika yönetimi, sistemsel bir acil durum ve kriz yönetimi bilimsel alt yapı gerektirir. Çoğunluğu siyasilerin yandaşları ve parti kurmaylarından ve onların akrabalarından oluşan bir “üniversite hocaları” sistemi yerine “donanımlı bilim insanlarından” oluşan kadrolara ihtiyacınızın sebebi de budur. Yoksa işte böyle hataları “dayanışma”, “hoşgörü” gibi kendisi çok önemli olan kavramları kirleterek kapatmaya çalışırsınız.

Hatada dayanışma olmaz. Basiretsizlik dayanışma ile teşvik edilmez. Yerelden genele memleketi yönetme iddiasında olan insanların vahim hatalarına “hoşgörü” istenmez. Hoşgörü, “başkalarının eylem ve yargılarında serbest olmasını kabul etmek” demektir sözlük anlamı olarak. Siyasetçiler bizlerden aslında hoşgörü değil tahammül istiyor. Siyasetçinin bizden toplum yararını tehlikeye atan konularda hoşgörü istemesi ve bizim bunu vermemiz demek, siyasetçilere hatalarına rağmen tahammül ediyoruz ve onları toplumumuzun geneline tercih ediyoruz demektir. O da halk egemenliği ve halkı öncelikli gören sistemlerde olamayacak bir şeydir. O yüzdendir ki siyasetçiler seçimlerde size asla “ben çok kıymetliyim o yüzden sizden ileride yapacağım hatalar için hoşgörü bekliyorum” diyerek oy istemez. Basiretsizliği dayanışma kılıfı ile örtmenin tek sebebi vardır: Bu çağrıyı yapanların topunun kendinin kriz anı yönetimini alanda öğrenmeye çalıştığını gizlemesi ya da kendisinin de kolları sıvayacak ve iş üretecek beceride olmadığını gizlemesi. Ama hep öyle değil midir adayarısı muhalefeti ile hükümetinin diyalektiği? Önden kavgalı gibi görünürler ama esas fiyaskolar, esas hesap verilirlik gerektiren konularda birbirilerinin hatalarını, yanışlarını, örterler. “Sen bana sessiz kal ben de sana sessiz kalayım” kardeşliği devam eder. Taaa ki iş parayı bölüşmekten çıkıp paranın kesintilere uğramasına gelinceye dek. O noktada kavga meydanda yapılır. Halkın parasını bölüşürken birileri diğerlerinden çok almışşa kılıçlar açıktan çekilir. Eğer para kesilirse bağırtı artar, kesilme tehdidi yapılırsa biat edilir.

Bu basiretsizler dayanışması yetmezmiş gibi bir de “devletin” iş yapmadığını, kendilerinin bütün yükü sırtında taşıdığını iddia eden gruplar da türedi. Vahim durumun birinci ayağı yerel yönetim. Lefkoşa belediyesi “devlet yok biz varız” diyebilecek kadar kimsenin bir kavram bilmediğine duyduğu güvenin dayanılmaz hafifliği ile açıklama yapabiliyor. “KKTC batsıncı” ideolojinin uzantıları akıl tutulması içinde diyeceğim, başka aklıma bir şey gelmiyor. Yerel yönetimlerin kurulmuş bir devlet yapısı içerisinde var olan birimler olduklarını, yetkilerinin de sorumluluklarının da belediye kanunlarının da kendilerinin dışında ve alakasız olarak sundukları bu devlet kurgusundan geldiğini bilmeyenler alkışlıyor. Kim bilir kavram karışıklığında hükümetle devlet birbirine karıştırılmıştır, olabilir. Ama kavram bilmeyenlerin oralarda sizi yönetmesi nasıl bir şeydir? Sorun değil, üzülmeyin. Vatandaş olarak sosyal medyadan açık açık yönetenlere sorduğunuz sorulara savunma avukatı pozlarında atlayanların iddiaları ile anlayın bu devletten bağımsız belediyecilik anlayışını. Şakşakçılara göre vatandaş olarak seçilmişin size hesap verme sorumluluğu yok. Yanlış duymadınız. Açıklama “iyiliğinden, tercihinden” yaptığı bir şeymiş LTB başkanının, yasal bir zemini yokmuş vatandaşın hesap sormasının. Bir de tavsiyede bulunuyorlar: “Kendinizi geliştirmek için okuyun”. Çocuğum sen hangi sahteci ve intihalciden almıştın kamu yönetimi ve siyaset bilimi dersini? diye sorasınız geliyor tabi o anda. E benim derslerim elbette pahalı. Maalesef memleketimin devlet üniversitelerinde kamuya açık bilgilerimi paylaşma şansım yok, sahteciler intihalciler kuşatmış eğitim elden gitmiş dediğim için sürülmüşüm. Ancak devleti hükümetten ayıramayan, demokrasinin en temel prensiplerini daha felsefe olarak bile algılayamamış destekçilere baktığımda, siyasilerin, seçilmişlerin çevrelerini kimlerle doldurduklarını gördüğümde anlıyorum neden kendilerini bir adım “ilerletmeden” fütursuzca şov, demagoji ve genele yayılmayan bir romantizimle politikada durabildiklerini.

Devletten çok biz varız diyerek ortaya atılan ikinci grup, iyilik perisi adını kendine takarak ortalıklarda gezen kişi ve kuruluşlar. “Devlet yok ama biz varız” diyebilecek, bu krizin harika insanlarla harika bir şekilde yönetildiği imgesini veren “zenginlere müteşekkir olun, yoksa yardım etmezler” diyerek sanki zenginler babalarından bulmuşlar, üleşimde emekçinin payı onlara gitmemiş gibi davranıyorlar. Bunu ötesinde, geniş halk kitlelerine gelir dağılımı eşitsizliğini sorgulamayı “kabalık” diye yedirmeye çalışarak geziyorlar etrafta. Hiç kuşkunuz olmasın yaptıkları bu “karşılıksız iyilikleri” sizlerden bir sonraki milletvekilliği ama daha da büyük ihtimalle “belediye başkan adaylığı” açıklamalarından sonra “oy” olarak isteyecekler. Ne de olsa devlet yok onlar var. Onlara güveneceksiniz ama mutlaka ve mutlaka kendilerini devlet sisteminin içerisindeki birimlerden birine seçecek ve onun kasalarının anahtarını ellerine vereceksiniz ki size hizmet etmeyen devlete rağmen size iyilik yapabilsinler.

Durumun absürtlüğünü, saçmalığını, banalliğini ve mantıksızlığını görebiliyor musun adayarısı? Bir dahaki sefere yanlışlarda dayanışmak için çağrı yapanlara bu absürtlüğü, bu saçmalığı, bu banalliği, bu mantıksızlığı mutlaka hatırlat. Alkışı bırak. Bırak ki vatandaş olarak sorguladığında ve hizmet beklediğinde ancak kurtulabileceğini görebil. Yoksa bir 20 sene daha iyiliğinin kantarı kendi kefesine daha çok tartan iyilik perileri tarafından yönetileceksin.