Tam yarım asır önce 3 Haziran’da ayrılmıştı aramızdan.
Nazım Hikmet’in sonsuzluğa uğurlanışının ellinci yıl dönümü dolayısı ile Lefkoşa Türk Belediyesi’nin katkıları ile gerçekleştirilen gecede bir toplumun onu ne çok özlediğimi fark ettim.
Onun daha başka şiirler, daha başka sözler daha başka mektuplar yazmasını, yeniden âşık olmasını istediğimizi anladım.
Bizden çalınan haksız yere cezaevlerinde ömrünü tüketen Nazım’ı geri istediğimizi fark ettim.
Yaşarken kıymetini bilemediğimiz Nazım’ı hak ettiği kıymeti vermek istiyorduk.
Bu mümkün değildi elbette onun yerine yaşarken kıymet veremediğimiz şeylere daha çok kıymet vermeyi bilmeliydik aslında.
İnsanoğlu yaşadığı hiçbir şeyin kıymetini yaşarken bilemiyor oysa.
Kıymetini bilmek için ya ölmesi, ya da gitmesi gerekiyor.
Tıpkı Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanında Kemalı’ın Füsuna dair pişmanlıklarını anlattığı sözleri gibi…
“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu. Derin bir huzurla her yerimi saran o harika altın an belki birkaç saniye sürmüştü ama mutluluk bana saatlerce yıllarca gelmişti…”
Kaçımız farkındayız anların mutluluğunu, kaçımız biliyoruz o anların değerini.
Hep eksiklere takılarak geçiriyoruz ömrümüzü.
Sadece yokları görüyoruz, yoklara daldıkça var olanları unutuyoruz.
Varları unuttukça düşen bir yaprak gibi oradan oraya savruluyoruz, sararıyoruz.
Savruldukça yalnızlaşıyoruz.
Yalnızlaştıkça ıssızlaşıyoruz.
Issızlaştıkça Nazım gibi durup düşünüyoruz “memleket mi, yıldızlar mı yoksa gençliğimiz mi daha uzak?