Sığ bir siyasetin, ekonomik, sosyal bireysel ve toplumsal pek çok sorunun içinde takılıp kalırken yetiştirdiğimiz yeni nesillere nasıl bir gelecek inşa ettiğimizi hiç düşünüyor muyuz?
Bir anlamda kendi sorunlarımızla boğuşurken farkında olmadan onları ciddi bir yalnızlık ve sahipsizlik ile baş başa bırakıtlığımızın ne kadar farkındayız?
Oysa etrafımıza baktığımızda eğlencelerine, konuşmalarına veya yaşadıkları ikili ilişkilere şahit olduğumuzda ne dediğim çok daha iyi anlayabilirsiniz…
Ülkemizde aile birliğinin zayıfladığı gerek ekonomik gerekse de kültürel sebeplerle boşanmaların kolaylaşmakla birlikte arttığı basit bir gerçek.
Sadece 2010 yılında ülke genelinde 942 aile davasının 706’sı boşanma ile sonuçlanırken bu sayı 2011 yılında 739’a yükseldi.
Peki bu evliliklerden geriye kalan çocuklar ne alemde acaba?
Devam eden hayatları içinde ihtiyaç duyduklar ailenin ortamını veya sevgiyi ne kadarı bulabiliyorlar?
Zaten eğitim sisteminin yeterince verimli çalışmadığı, uyuşturucunun ayağa düştüğü, işsizliğin, bunalımın ve gelecek kaygısının zirve yaptığı bu ortamda gençlere toplum ve devlet olarak neler vaat ediyoruz?
Ya da tüm bu konuları ne sıklıkla düşünüyoruz.
Geçtiğimiz hafta Kıbrıs gazetesinde manşete taşınan bir haber aslında önemli bir toplumsal tehlikenin daha kapımızı zorladığını ortaya koyuyor.
Haber 25 yaşındaki E.G’nin uyuşturucu madde bulundurmaktan suçlu bulunduğ haberine yer verirken, mahkemede ortaya çıkan hayat hikâyesini de okuyucularla paylaşıyordu.
Üzülerek söylüyorum ki normal şartlarda kanıksayarak baktığımız bu haber küçük de olsa fark yaratırken bir anlamda her suçun nasıl da başka başka hayat hikâyelerini içinde barındırabileceği ihtimalini de ortaya koyuyordu.
E.G sekiz yaşında tek başına kamış bir çocuğun hikâyesiydi ve biz sosyal devlet olduğumuzu iddia ederken terk edilen sekiz yaşındaki bir çocuğa neler verebilmiştik ki?
Ona nasıl bir dünya hazırlamıştık ki 25 yaşına gelinceye kadar defalarca suça bulaşmış en sonunda da uyuşturucuyla yakalanmıştı.
Devlet olarak korunmaya muhtaç çocukları köhne bir binaya kapatıp önlerine yemek koymaktan bir de özel günlerde basınla oraya gitmekten öte ne yapıyorduk?
Ya da yeterince düşünmeden evlenip çocuk sahibi olurken aradıklarımızı bulamayıp boşanıp yeniden evlenirken çocuklarımız nasıl bir ruh hali içine hapsettiğimizi fark ediyor muyduk?
Terk edilen, korunmaya muhtaç çocuklara sahip çıkmayı bırakın da kendi çocuklarımıza ne kadar sahip çıkabiliyorduk acaba?
Delege çocukları işe alındı diye doğal olarak eleştirilerde bulunurken hangimiz çıkıp da hüküm giymiş gençlerin kaçının devlette ya da özelde istihdam edildiğinin ya da korunmaya muhtaç çocukların 18 yaşından sonra ne yaptığını, ne yiyip içtiğini sorguluyorduk acaba?
Onlara ne kadar kızsak da hepimiz çocuklarını işe koyan o delegeler kadar kör olabiliyoruz zaman zaman…
Çünkü geleceğin hırsızlarını, uyuşturucu satıcılarını, trafik canavarlarını, kadına şiddet uygulayanlarını ya da katillerini vurdumduymazlıklarımızla bizler yaratılıyor olabileceğimizi düşünemiyoruz hiç.