Siyasette “kibir sendromu” üzerine bu aralar sıklıkla analizler yapılıyor. Güçlü ve uzun süre başarısını koruyabilen tüm insanlara atfedilebilecek bir sendrom olsa da, kibir sendromu lider siyasetçilere ilişkin bir sendrom olarak tanımlanıyor. Gücünü diri tutan liderler bir yerden sonra kendilerini her şeyi yapmaya muktedir hissetmeye başlayabiliyor.
Kuzey Kıbrıs’ta, yaşadığı dönemde kibir sendromundan muzdarip olduğunu iddia edebileceğimiz, akla ilk gelecek isim merhum Denktaş’tır sanırım. Ancak Denktaş’ın kibri ile sonraki liderlerin kibrini farkı yerlere koymak gerekir. Denktaş bir dünya lideriydi; etkisi Kıbrıs’ın dışına taşmış, Türkiye’den Orta Asya’ya kadar geniş bir nüfuz alanına sahipti. Kuşkusuz Denktaş’ın Kıbrıs Türk toplumuna liderlik ettiği yılların Türkiye’si çok farklı bir siyasi atmosferde nefes alıyor, demokrasisi düşe kalka, darbelerle kesile kesile yolunu bulmaya çalışıyordu.
Günümüz Türkiye’si Denktaş dönemi Türkiye’sini aşmış, bambaşka bir Türkiye’ye dönüşmüştür. Denktaş sonrasındaki siyasetçilerimiz Ankara Hükümeti politikalarına eskisine oranla çok daha bağımlıdır. Büyüyen Türkiye’nin güçlü liderleri ve bakanlarıyla bir araya gelmek bile KKTC siyasetçilerini kibir sendromuna yakalatmaya yetiyor artık. Ankara ile görüşme sıklığı arttıkça kibirlenen iktidar partisi temsilcileri toplumlarından koparak, gerçeğin dışına çıkabiliyor ve mevcut güçlerini Ankara sayesinde pekiştirdiklerine inanabiliyor.
28 Temmuz seçimleri KKTC için bir dönüm noktası olacaktır bu nedenle. Ankara arkamda durduğu sürece güç bendedir diyen siyasetçi profili ile Ankara’ya rağmen hala siyasette varım diyecekler arasındaki oy yüzdeliği ne kadar artarsa, Kuzey Kıbrıs demokrasisinin gelişim seyri de o oranda netleşecektir.
Ancak bizim gibilerin seçimi protesto ediyor oluşunun nedeni de tam burada şekilleniyor. Söylemde fark yaratma sevdasında olanların eylemde devrimciliği unuttuğu bir siyasal yelpazede Ankara’ya rağmen siyasette güç kazanmanın belirleyici bir etkisi yoktur. Ahmet Kaşif ile İrsen Küçük arasında “bıyık farkı”ndan başka fark bulamayacak olanların, CTP’nin ve yahut TDP’nin UBP’den veya DP’den daha iyi icraatlar sergileyeceklerine inanmaları düşündürücüdür.
Mevcut siyasal partilerin hiçbirinin ülkedeki yetişmiş insan kaynaklarına ilişkin acil çözülmesi gereken sorunları çözmeye yönelik bir politikası yoktur. İnsan kaynağımızdaki ciddi sayılabilecek yetersizlikleri aşmaya çabalamıyor, kamuyu küçültmek üzere kökten çözüm önerileri geliştirmekten oy kaygısıyla çekiniyorsanız ve yatırımcı yerel sermayenin önüne dikilen sıkıntıları aşmak için mücadele vermekten acizseniz hem kamuyu hem özel sektörünüzü batırırsınız. Bizde yıllardır yapılagelen bundan ibarettir!
Yetersiz insan kaynağımız özel sektördeki rekabet ortamına uyum sağlayacak kapasitede olmadığı için kaçışı devlette istihdamda buluyor, yüksek faiz oranlarının altından kalkamayan yerel sermaye gitgide daha da küçülüyor.
İktisadi sistemimiz bağımsız hareket edemiyorsa, üstyapıdaki ideolojik sistemimizin demokratikleşmesi ancak bazı ödünler kaşılığında gerçekleşebileceğinden ve bu tavizler altyapıyı daha da bağımlı hala getireceğinden devlet kapitalizmden işleyen bir kapitalizme geçemiyoruz. Marksist teoride çağdaş kapitalizmin bir sonraki evresi olarak tanımlanan sosyalizmi, feodal, bağımlı devlet kapitalizmi altında hayata geçireceklerini sanan aklıevvel solcularımız da oturdukları yerden ahkam kestikleriyle kalıveriyor.
İşte bu yüzden en solundan en sağına mevcut partilerle bir karış mesafe katedilemeyeceğini görüyor ve konuyu sürekli gündemde tutuyoruz.
Seçmenler siyasetçileri daha da kibir sahip yapmak istiyorsa, sandığa gidip bir daha oy versinler. Değişen bir şey olmayacak çünkü bize gereken bir zihniyet ve sanayi devrimidir. Devlet kapitalizmine ve patronajına yaslanarak politika üreten partilerin ve siyasilerin insan kaynaklarımızı geliştirecek bir iklim yaratmaları eşyanın doğasına aykırıdır. Çoğu memurluktan gelen ya da ideolojik yanılsamalar içinde olan siyasetçi profili bütünüyle değişmeden, üstelik yeni, görece genç yüzler de aynı profilden çıkmışken bırakın devrimi, bu koşullarda yenilikçi bir evrime dahi sıçranamaz.
Evrimsel sıçramayı yapacak ve toplumu radikal bir dönüşüme hazırlayacak olanların profili başka, zihniyetleri farklıdır. Ve onlar günün sonunda siyaset batağının içinden doğanın, fizik kurallarının bir gereği olarak çıkacaktır. Ötesi fiziğe aykırıdır. Gelecek için umutlu olmamızı sağlayan da akla, matematiğe ve fiziğe olan sarsılmaz inancımızdır. KKTC varlığını uzaydan, dünyadan, aritmetikten ve fizikten dışarıda ve ayrı tutamaz.