SİYASİ ŞIMARIKLIĞIN KIBRIS KARNESİ- ÇÖZÜMÜ REDDEDİP "İŞGAL" DİYE AĞLAMAK

Karakter analizinde şımarıklık; bireyin sınırsızlık içinde büyümesi, sorumluluk almadan sürekli ayrıcalık talep etmesi ve empati yeteneğinden yoksun olması olarak tanımlanır.
Bu davranış bozukluğu, sadece bireylerde değil, bazen uluslararası ilişkilerde koca bir devlet politikasında da tezahür edebilir.
Bugün 52 yaşında bir devlet adamı olan Rum lider Nikos Hristodulidis’in, Avrupa Birliği (AB) yetkililerine yönelik "1974’ten bu yana Avrupa toprağı işgal altında" şeklindeki sosyal medya çıkışı, tam olarak bu kolektif şımarıklığın ve tarihsel gerçeklerden kopukluğun bir yansımasıdır.
Eğer Kıbrıs’ta bir "işgalden" bahsedilecekse, tarihsel hafıza 1974’e değil, 1963’e odaklanmalıdır.
1960 yılında iki toplumun eşit ortaklığı üzerine kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, bizzat Rum liderliği tarafından silah zoruyla ve Akritas Planı ile işgal edilmiştir.
Türkleri devlet mekanizmasından dışlayan, anayasayı askıya alan ve Türk toplumunu "gettolarda" yaşamaya mahkûm eden bu zihniyet, bugünkü statükonun asıl mimarıdır.
1974 müdahalesi ise bir sebep değil; bu hukuksuzluğa, katliamlara ve Yunan cuntası eliyle gerçekleştirilen ilhak (Enosis) girişimine karşı Türkiye’nin Garanti Antlaşması’ndan doğan yasal cevabıdır.
2004 yılı, adada kimin barış istediğini kimin ise statükodan beslendiğini tüm dünyaya kanıtlayan bir samimiyet sınavıydı.
Birleşmiş Milletler’in Annan Planı’na Kıbrıs Türkü, Türkiye’nin de büyük desteğiyle %64,9 oranında "Evet" diyerek barış elini uzatmıştır.
Buna karşılık Rum tarafı, Türk askerinin adadan çekilmesini de öngören bu planı %75,8 oranında "Hayır" diyerek reddetmiştir.
İşte "şımarıklık" tam burada devreye girmektedir.
Kendi elleriyle çözümü ve Türk askerinin çekilmesini reddeden bir tarafın, bugün hâlâ uluslararası kamuoyunda "asker çekilsin, işgal bitsin" diye ağlaması, siyasi bir tutarsızlık değil, aksine bir davranış bozukluğudur.
Çözümü reddeden tarafın, bir hafta sonra Avrupa Birliği’ne tam üye yapılarak ödüllendirilmesi ise AB tarihinin en büyük stratejik ve hukuki hatası olarak kayıtlara geçmiştir.
Bugün Ukrayna’nın AB üyeliği gündeme geldiğinde "sorunlu ve çatışmalı bölgeleri üyeliğe alamayız" diyen AB mekanizması, 2004’te Kıbrıs’ta bu ilkesini ayaklar altına almıştır.
Rum tarafını adanın tek temsilcisi sayıp üyeliğe kabul etmek, Türk tarafını ise izolasyonlarla cezalandırmak, adaletin değil, siyasi baskı gruplarının zaferidir.
Rum tarafı, bu haksız ayrıcalığın verdiği güvenle, adayı Türklerle paylaşmak yerine adanın tamamına hükmetme hayalinden vazgeçmemektedir.
Şimdi de Baf ve Mari deniz üssünde Fransa ve ABD ye üs sağlama çabasıda bu şımarıklığın bir başka örneği.
Şımarıklık doğuştan gelmez; her istediğinin yapılması ve sorumluluktan kaçılmasıyla beslenir.
Rum liderliğinin bu tutumu da uluslararası toplumun onlara sağladığı "aşırı ayrıcalıkla" beslenmektedir.
Kıbrıs meselesinin çözümü için ilk adım, Rum tarafının bu şımarık tutumundan vazgeçirilmesi ve Kıbrıs Türkü’nün bu adadaki asli sahip ve egemen eşit olduğunun tescil edilmesidir.
Gerçek bir diplomasi, sadece tek tarafın taleplerinin dayatıldığı bir alan değil, tarihsel gerçeklerin ve toplumsal hakların kabul edildiği bir zemindir.
Rum tarafı ya bu gerçekle yüzleşecek ya da kendi yarattığı "hayali işgal" senaryolarının içinde, çözümsüzlüğün asıl müsebbibi olarak tarih önünde hesap vermeye devam edecektir.