ŞEREFİYE, GANİMET VE KIBRISLI TÜRKÜN DİNMEYEN SIZISI
Bugünlerde ağızlara pelesenk olan bir kavram var: Şerefiye vergisi.
Genelde belediyelerin altyapı, bayındırlık ve imar uygulamaları sonucunda mülklerin değerlenmesiyle aldığı bir vergi türüdür bu.
Emlak sektöründe de sıkça duyarsınız; konut veya iş yeri projelerinde birbirine benzeyen ama konumu, katı, cephesi, manzarası farklı olan mülklerin fiyat farkını belirleyen kriterdir. Eviniz dağ veya deniz manzaralıysa, havuz görüyorsa daha yüksek fiyatlandırılır.
Gelin görün ki, bizim coğrafyamızda kelimelerin de kavramların da içi öyle bir boşaltılıyor, öyle adaletsiz formüllere alet ediliyor ki, insan hayret etmekten yoruluyor.
Hep söylerim; 1974’te kuzeyden güneye 140 bin Rum göç etti, güneyden de kuzeye 45 bin Türk geldi. Ama biz, o 140 bin Rumun bıraktığı malı mülkü, 45 bin Türke pay edemedik!
Vah ki ne vah...
Üzülerek söylemeliyim ki, 1974’ten sonra mülkiyet konusunda basiretli, adil ve sürdürülebilir kararlar üretemedik.
Bu ülkeyi yönetenler, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o meşhur sözünü hiçbir zaman şiar edinemediler:
"Savaş meydanlarında kazanılan zaferler, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazsa siyasi bağımsızlık korunamaz."
Biz ne yaptık? Önce Rum mallarına "eşdeğer koçan" adı altında tapu verdik. Bu, güneyde malını bırakıp gelen vatandaşı korumak adına bir yere kadar kabul edilebilirdi. Ancak durmadık; ardından "mücahit ve tahsis" adı altında yeni koçanlar icat ettik. İşte o hamleler, tam bir siyasi rüşvet ve sistem kilitliyen bir fiyaskoydu.
1974’te Barış Harekâtı ile askeri alanda büyük bir başarıya imza atılırken, Kıbrıs Cumhuriyeti’nden dışlanan bir halk olarak, Türkiye ile birlikte bu toprakların kanı ve ekonominin canı olan "mülkiyet" konusunda başarılı bir strateji izlenemediğine bugün gün be gün tanık oluyoruz.
Keşke 1975’te Viyana’da imzalanan mübadele anlaşmasına, savaşın galibi olarak bu mülkiyet meseleleri de kökten dahil edilseydi... Ama artık çok geç.
Bugün Rum tarafının, uluslararası camiayı da arkasına alarak uluslararası hukuk üzerinden yürüttüğü mülkiyet saldırılarına cevap veremiyoruz.
Kuzeydeki Rum mallarını yasallaştırmak ve Türkleştirmek adına elimizdeki en büyük fırsat olan Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’nu (TMK) neden hakkıyla çalıştırmadığımız ise tam bir muamma.
"Kan döktük, bizimdir" retoriği dışında kimseden tatmin edici, hukuki bir ses çıkmıyor.
Oysa bu komisyon için bir kaynak yaratılmıştı. Yabancılara yapılan satışlardan yüklü miktarda alınan tapu harçları, şans oyunları (kumarhane) işletmelerinin gelirlerinden yapılan belirli yüzdedeki kesintiler ve merkezi bütçe katkıları buraya aktarılıyordu.
Sonra birden, yukardan gizli bir elin dokunmasıyla o sistem durdu! Komisyonda birikmesi gereken kaynaklar, bütçe açıklarını kapamaya, maaş ödemelerine gitti.
Ben kendi adıma umudumu çoktan yitirdim ama umarım bu beceriksizliğin arkasında ciddi bir B planları vardır.
Şimdi dönelim şu meşhur "şerefiye vergisi" meselesine...
Eğer bu vergi de iyi kurgulanmazsa –ki açıkçası doğru dürüst yapılmayacağı endişesi bende hakim– bugüne kadar mülkiyet konusunda yapılan tüm hataların üzerine tüy dikecek cinsten bir iş olacak.
O güne kadar Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu kalır mı kalmaz mı bilemem lakin; eğer hala yerindeyse ve niyet bu vergiyle komisyona kaynak yaratmaksa, yetkililere açık bir uyarım var:
Bu verginin tüm KKTC vatandaşlarından kesilmesi ne adaletlidir ne de ahlaki!
Hoş Türkiye Cumhuriyeti ve Türki Cumhuriyetleri mavi vatanın uç beyi dedikleri KKTC için bir fon oluşturamazlarmı oda bir başka garabet ama illede bu para alınacaksa kimlerden alınması gerektiği ortadadır.
Güneyden kuzeye göçerken mal bırakmış veya bir şekilde alın teriyle, birikimiyle o toprağı satın almış olanlardan değil;
Güneyde hiçbir karşılığı olmayan, tek kuruş para vermeden havadan mülk sahibi olanlardan, güneydeki malını satıp üzerine bir de kuzeyde haksız mülk tutanlardan alınmalıdır!
Daha da geriye gitmek gerekirse tapu kayıtları oradadır. 1974’ten sonra hak etmediği malı alıp satanlar, hatta onların mirasçıları bu bedeli ödemelidir.
Aslında en doğrusu, adına sonradan dolandırıcılık denmemesi için bu tazminatları KKTC devletinin ödemesidir.
KKTC devleti o koçanları (tapuları) "Devlet Garantisi" altında verdi.
Vatandaş devletine güvendi, o mülkleri aldı, sattı, yatırım yaptı, harç ve vergi ödedi.
Şimdi uluslararası hukuk kapıya dayandığında devletin kenara çekilip faturayı vatandaşa kesmesi, en hafif tabirle kendi meşruiyetini baltalamaktır.
Eğer ortada bir "şerefiye" ya da "tazminat" ödenecekse, bunu haksız mülk dağıtan siyasiler ve devlet mekanizması üstlenmelidir.
Çünkü bu insanlar o malları KKTC’nin verdiği resmi tapuya güvenerek aldı, sattı.
Devlet bu işlemlerden çatır çatır vergi aldı.
Güney’de tek bir dikili ağaç bırakmadan, hiçbir emek ve para harcamadan Rum malına konan kişiler ve bu adaletsizliğe çanak tutan siyasiler yüzünden; bu ülkenin gerçek yurtsever Kıbrıslı Türkleri bedel ödemekten gerçekten bıktı, usandı artık.