KIBRIS’IN GÖRÜNMEZ ZIRHI: GARANTÖRLÜK VE NÜKLEER FELAKET SENARYOSU

Kıbrıs Adası, tarih boyunca Akdeniz’in "batmayan uçak gemisi" olarak nitelendirilmiş olsa da, 21. yüzyılın değişen savaş doktrinleri ve bölgeye düşen kontrolsüz füzeler, adadaki güvenlik mimarisini yeniden tartışmaya açıyor.

Güney Kıbrıs yönetiminin (Rum Kesimi) son dönemde Kuzey’in ekonomisini, inşaat sektörünü ve turizmini hedef alan saldırgan politikaları, aslında kendi güvenlik açığını görmezden gelmesine neden olan stratejik bir körlüğü de beraberinde getiriyor.

Rum liderliği son bir yıldır Kuzey Kıbrıs’ın turizmine, inşaat sektörüne ve ekmeğine kan doğramakla meşgul.

Hristodulidis, "Ambargolarla Türk tarafını boğarım" sanırken, aslında üzerinde oturduğu barut fıçısının fitilini ateşlediğinin farkında değil.

Şunu net ortaya koyalım. Güney Kıbrıs’ın elindeki "Avrupa Birliği" kartı, bölgeye düşecek tek bir füze karşısında tuvalet kağıdından daha değerli olmayacaktır.

Yaygın bir yanılgı, Türkiye’nin garantörlük haklarının yalnızca KKTC topraklarını kapsadığı yönündedir. Oysa 1960 Garanti Anlaşması’na göre Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin garantörüdür.

Yani Türkiye’nin caydırıcı gücü, aslında tüm adanın üzerine gerilmiş bir güvenlik şemsiyesidir. Rum liderliğinin bu garantörlüğü reddetme çabası, adayı bölgedeki küresel güç savaşlarının (ABD, İngiltere, Rusya) açık hedefi haline getirmektedir.

Güney’in en büyük yanılgısı, İngiliz üslerinin (Ağrotur ve Dikelya) bir koruma kalkanı olduğunu sanmasıdır.

Oysa bu üsler, Orta Doğu’daki çatışmalarda birer hedef tahtasıdır.

Modern bir nükleer başlığın (300-800 kiloton) Ağrotur Üssü’ne isabet etmesi durumunda ortaya çıkacak tablo, Hiroşima’dan 20 ile 50 kat daha yıkıcı olacaktır.Böyle bir durumda üs ve çevresindeki her şey anında buharlaşır.

Adanın ikinci büyük şehri olan Limasol, basınç dalgası ve termal radyasyonla haritadan silinme noktasına gelir.

Kıbrıs gibi küçük bir coğrafyada radyoaktif serpinti (fallout), rüzgarın yönüne göre sadece Güney’i değil, adanın tamamını on yıllarca sürecek bir yaşam krizine sürükler.Ekolojik yıkıma uğratır.

Son zamanlarda bölgede yaşanalar karşısında ne ABD ne de İngiltere’nin "önleyici" bir başarı sergileyememesi, Rum liderliğine bir ders olmalıdır.

İranın İsraile gönderdiği füzeleri görüyoruz.Demir kubbe diye övünülen o şemsiye kayıttan bir kubeye dönüştü.

Batılı güçler için Kıbrıs stratejik bir istasyondur; ancak Türkiye için Kıbrıs, bir milli bekâ meselesidir.

1974’ten bu yana adada kan dökülmemesinin yegâne sebebi, BM kararları değil, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sahadaki somut caydırıcılığıdır.

Kuzey Kıbrıs’ın turizmini ve ekonomisini baltalamaya çalışan Hristodulidis yönetimi, aslında bindiği dalı kesmektedir. Bölgesel bir nükleer veya konvansiyonel çatışma riskinde, adayı gerçekten koruyabilecek tek güç, coğrafi yakınlığı ve tarihsel sorumluluğuyla Türkiye’dir.

Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı ve garantörlüğü, bu adayı "dokunulmaz" kılan tek unsurdur. Hristodulidis, Türk turizmine saldıracağına, kendi ülkesine turist getirecek bir karış toprak kalıp kalmayacağını düşünmelidir.

Rum liderliğinin "Türkiye adadan gitsin" söylemi, aslında adayı savunmasız bırakma projesidir.

Oysa akılcı siyaset, Türkiye’nin garantörlüğüne sımsıkı sarılmayı gerektirir.

Unutulmamalıdır ki; nükleer bir toz bulutu yükseldiğinde, pasaportların veya Avrupa Birliği üyeliklerinin hiçbir hükmü kalmayacaktır.