banner165
banner174

"Tatar, KKTC’yi Ankara’nın tamamen bir alt düzeyine indirgemiş"

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğince (BMMYK) yapılan açıklamada, Ukrayna'daki savaşa yönelik çeşitli veriler paylaşıldı.

22 Mart 2022 Salı 16:29
"Tatar, KKTC’yi Ankara’nın tamamen bir alt düzeyine indirgemiş"

24 Şubat - 20 Mart arasında, yarıdan fazlası Polonya'ya olmak üzere Ukrayna'dan 3 milyon 489 bin 644 mültecinin komşu ülkelere geçtiği belirtiliyor.

Ukraynalıların komşu ülkelerden en çok Polonya (2 milyon 83 bin 854), Romanya (535 bin 461) ve Moldova'ya (365 bin 197) geçtiği aktarılan açıklamada, Donetsk ve Luhansk bölgelerinden 21-23 Şubat'ta 113 bin kişinin Rusya'ya geçiş yaptığı kaydedilmekte.

Ukrayna'dan komşu ülkelere giden mültecilerin yüz binlercesinin buradan diğer Avrupa ülkelerine geçtiği biliniyor.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliğine göre, Rusya-Ukrayna savaşında 24 Şubat-20 Mart'ta en az 925 sivil hayatını kaybetti, 1496 sivil ise yaralandı.

Sivil ölü ve yaralı sayısının tespit edilenden çok daha yüksek olabileceği uyarısı yapıldı ki, bunu tahmin etmek mümkün.

BM, Ukrayna'da sivil kayıplara ilişkin sadece teyit edebildiği rakamları açıklıyor. Ukrayna makamlarına göre ise hayatını kaybeden sivillerin sayısı binlerle ifade ediliyor.

Öte yandan, BM'ye bağlı Uluslararası Göç Örgütünden (IOM) yapılan yazılı açıklamada, Ukrayna içinde 6,48 milyon sivilin yerinden edildiği, böylelikle komşu ülkelere geçen mültecilerle birlikte yerinden edilen Ukraynalıların toplam sayısının 10 milyona ulaştığı bildirildi.

Yerinden edilenlerin çoğunun savunmasız durumdaki hamile ve emziren anneler, yaşlılar, engelliler, kronik hastalıkları olanlar ve şiddetten doğrudan etkilenenler olduğu vurgulandı.

Ülke içinde yerinden edilen kişilerin yüzde 53'ünden fazlasının kadınlar olduğu aktarılıyor, bu kişiler için en acil ihtiyaçlar arasında ilaç, sağlık hizmetleri ve finansal kaynakların yer aldığı vurgulandı.

Açıklamada ayrıca, ülke dışına geçen 3 milyon 489 bin 644 mültecinin 186 binini üçüncü ülke vatandaşlarının oluşturduğu ifade edildi.

Bu veriler yaşanan acının çok küçük bir kısmını işaret etmektedir. Acının, gözyaşının, ölümlerin peşi sıra geldiği bu savaşta insanoğlu çok büyük sorunla karşı karşıya.

Rusya ordusunun Ukrayna topraklarına girerek başlattığı, insanlık suçu” niteliğindeki savaş bizim buralarda ne yazık ki yeterince değerlendirilmemekte, iç siyasi ve ekonomik sorunlarda yaşanan sıkışıklık bağlamında kaynak gösterilmektedir.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin büyük bir savaş suçu olduğunu belirtmek isterim. 21. Yüzyılın hemen başında, gerçek üstü bir film gibi izlediğimiz, bu büyük savaşı sıradanlaştırarak, normalleştirerek, anlamsızlaştırarak izlediğimiz, taraf olmaktan imtina ettiğimiz, yüksek sesle savaşa hayır bile diyemediğimiz, yapılan yorumlarla sürekli bir ama ve fakatla durumu  gerekçelendirmeye çalıştığımız bu savaşın, meşrulaştırıcı, hafifletici sebebi olmaz.

Burada çok açık bir şekilde, Rusya Ukrayna’nın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal ederek, uluslararası hukuku çiğnemiştir. Bu durum, ne NATO tarafından kuşatılan Rusya toprakları gerekçesi ile ne de savaşa davet edilen, kışkırtılan bir Liderin varlığı ekseninde değerlendirilebilir. Hiçbir gerekçe uluslararası hukuk ve egemenlik ihlalini meşru ve haklı kılmaz, kılamaz.

Bu noktada tüm dünyanın uluslararası hukuka davet çağrısı anlamlı ve değerlidir. Uluslararası hukuku ihlal eden tüm işgal ve müdahalelerin yarattığı derin yıkım ve tahribatın, çözümsüzlüğün, belirsizliğin ne denli acı sonuçlar doğurduğu başta yakın doğu coğrafyasında olmak üzere tanık olduk.

Ukrayna’da savaşı elbette burada kalmayacak, özellikle 2. Dünya savaşı sonrası şekillenen dünya düzeni ve kurumlarına dair, sorgulayıcı, dönüştürücü bir etkisi olacaktır. NATO’nun yeniden yapılanması, AB’nin sadece kendi dünyasına sıkışmış bir kulüp olmanın ötesinde özellikle Almanya ve Fransa ekseninde savunma odaklı bir güce dönüşmesi söz konusudur.

Yeni yapılanmaları sıradan düzenlemeler yerine, emperyal güçlerin, 2008’den beri yaşadığı finans krizini yeniden yapılandırma dair başta askeri harcamalar olmak üzere, savunma giderlerini artırma üzerinden ekonomik sorunları aşmaya dönük bir hamle olarak da okumamızda yarar vardır.

Burada şunu açıkça ifade etmekte yarar var ki, bu savaş ve doğurduğu dünya krizi, eskiyen uluslar ötesi veya arası kurumların yeniden yapılanmasını süratle gündeme taşıyacağı gibi, var olan sorunlara çözüm üretme konusunda da yeni ve güçlü hamleleri beraberinde getirecektir.

Görünen odur ki, yeni bir döneme girdik. Yeni soğuk savaş ya da iki kutuplu dünya denilen bu dönemde, batı bloğu kendini yeniden yapılandırırken, başta Çin olmak üzere küresel veya Rusya gibi bölgesel rakiplerinin de kaçınılmaz olarak uluslararası konum alma zorunluluğu doğacaktır.

Kırım, Kosova, Karabağ gibi bölgesel ve çözümlenmemiş ya da tam anlamıyla sonuçlandırılmamış kapatılmamış sorunların çözümü konusu gündemdedir. Bu bağlamda Rus Dışişleri Bakanının Rusya Güvenlik Toplantısında yaptığı konuşmada, Donetsk ve Luhansk ile ilgili görüşlerini gerekçelendirmek için KKTC’ye vurgu yapmış ve  şöyle demiştir: Birleşmiş Milletler (BM)'in ele aldığı bir ihtilafta Batı, doğrudan diyaloga giren ülkeler ilkesini reddetmez. Kıbrıs'a bakın. Kuzeyde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tek taraflı olarak ilan edildi. BM Güvenlik Konseyi kararlarına uymayı reddediyor, ancak kimse Kuzey Kıbrıs temsilcilerinin diyaloğun bir parçası olma hakkını inkâr etmiyor.”

Bu noktada aslında yaşanan büyük krizin bizim de ayağımıza sarılmakta olduğunu görmekteyiz.

Rusya uluslararası hukuku ihlal ederken, Kıbrıs sorunu ile ilgili gelişmeleri bağlamından kopararak kendini haklı çıkaracak bir argüman aramakta bu noktada Kıbrıs sorunu kendi özgün özelliklerinden, niteliklerinden koparılarak, maceracı sulara doğru sürülmektedir.

-        -        -        -

Bugün Kıbrıs sorunu başta Sayın Tatar’ın uluslararası hukuk dışı siyasetinden dolayı, “belirsizlik içinde belirsizlik" yaşamaktadır. Uzun yıllardır bu belirsizlik nedeniyle cezalandırılan Kıbrıslı Türkler, bugün değişmeyen koşullara bir de maksimalist ve sözde gerçekçi yaklaşımla iki ayrı devlet politikasını eklemiştir. Bu durum bizi dünyadan, dünya diplomatik alanı ve uluslararası gelişmelerinden korkunç bir şekilde uzaklaştırmıştır.Bazı mekansal buluşmaların, bir anlam ifade etmediği, son gerçekleşen Antalya Diplomasi zirvesinde Sayın Tatar’ın hem konuşmalarında hem de tavırlarında bir kez daha kendini bulmuştur. 

Ayrılıkçı, dünya dilinden kopuk, uluslararası hukukun dışında olan “iki ayrı devlet” siyaseti, Kıbrıslı Türkleri dünyadan tamamen izole etmiş durumdadır. Bu tavır, diplomatik alanı kapattığı gibi, söylemlerin içini de boşaltmış, bizi dünya karşısında tamamen zayıflatmıştır. Ada çevresindeki hidro karbon yatakları ile ilgili gelişmelerde, bırakınız söz sahibi olmayı, görüşümüze dahi başvurulmuyor, dikkate alınmıyoruz.

Sayın Tatar, siyasetini KKTC’yi Ankara’nın tamamen bir alt düzeyine indirgemiş, Kıbrıs konusu ile ilgili tüm ipleri elinden kaçırmıştır.

Bugün dünyanın hiçbir yerinde Kıbrıs sorunu dendiğinde Kıbrıslı Türkler akla gelmiyor, kapı çalınacak, görüşlerine başvurulacak bir siyasi yapı olarak değerlendirilmiyor. Kıbrıslı Türkler adına biz artık konuşmuyor, konuşamıyoruz. Bu zayıflığın telafisi yoktur ve zaman elimizden akıp gitmektedir.

Uluslararası hukuk dışına çıkılarak belirtlenen tüm bölgesel alanlarda olduğu gibi, bu belirsizlik KKTC’nin bir arka bahçe olmasını da devam ettirecektir. Gayrı yasallığın, organize suç örgütlerinin, mafya yapılanmalarının ürediği alanlara baktığınızda, bunların bölgesel sorunlardan dolayı belirsizlik içinde olan uluslararası hukuk dışı bölgeler olduğunu görürsünüz. Kırım bir örnek değil mi?

Sayın Tatar’ın, diplomasiye kapı açması ve BM Genel sekreterinin ortak zemin çağrısına kulak vermesi gerekir. Adada Kıbrıslı Türklerin hak ve çıkarlarının gözetildiği bir çözüm için, siyasi eşitlik temelinde uluslararası hukukun şemsiyesi altına girmemiz şarttır.

Bunu yapmadığı her bir gün, Ankara’ya istediği kadar methiyeler düzsün, çözüm odaklı bir siyasetin değil, halkına zaman kaybettiren bir siyasetçi olarak tarihte yerini alacaktır. Belirleyen değil belirlenen, özne değil nesne yani siyaseten yok hükmünde.

Önümüzdeki yıl Güney Kıbrıs’ta yapılacak seçimlerin ve Türkiye’nin kendi bölgesel sorunlarına çözüm bulma yönünde attığı adımların karşılık bulması ile birlikte Kıbrısta çözüm zemini elbette doğacaktır.

12.03.2022 (Milliyet)’ gazetesi haberine göre, AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in kendisiyle görüşmediğini belirten Cumhurbaşkanı Tatar, açıklamasını şöyle sürdürdü: Sayın Mevlüt Çavuşoğlu, (AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep) Borell’e ‘Sayın Tatarla görüş’ dedi, görüşmedi. ‘Benimle görüşmek istiyorsan, derdini Anastasiadis’e anlatacaksın, o bana anlatacak’ diyor. Böyle bir haksızlık yapılıyor.”

Sayın Başkan değerli milletvekilleri,

Bu durum düşündürücüdür, hüzün vericidir.

Sayın Tatar’a açık çağrımdır. Kıbrıslı Türklerin hak ve çıkarlarını gözeten, siyasi eşitliği öne çıkaran, uluslararası hukuku kabul eden çözüm yaklaşımına dönünüz. Gerisi zaman kaybıdır.

Son Güncelleme: 22.03.2022 16:41
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner161

banner168

banner162

banner172

banner171

banner50

banner164

banner146