Tarih sayfaları her Haziran ayında aynı utanç nakaratını yazar bu topraklarda.
Bir bakarsınız Güngör günlerce, haftalarca içten içe yanar; bir bakarsınız geçmişin karabasanı Dikmen yeniden hortlar.
Lefkeden Gazimağusaya oradan ülkenin dört bir yanında bulunan irili ufaklı 50'nin üzerinde kontrolsüz/vahşi çöp döküm alanı içten içe yanar.
Adanın üzerini kaplayan o kapkara dumanlar, aslında sadece çöplerimizi değil, bu ülkenin geleceğini, toprağını, suyunu ve en acısı da insanının ciğerlerini yakar.
Sebeplerini hepimiz adımız gibi biliyoruz; Çünkü son derece ilkel, son derece basit.
Yıl olmuş 2026, dünya döngüsel ekonomiyi, sıfır atık projelerini, çöpten enerji üretmeyi konuşurken; bizler hâlâ "vahşi depolama" adı verilen o çağ dışı yöntemle çöplerimizi dağlara, ovalara yığıyoruz.
Sonuç? Kaçınılmaz bir ekolojik katliam, genizleri yakan bir zehir soluması...
Biz bu ülkeye "Turizm ülkesi" diyoruz. Onunla kalkınacağız, onunla dünyaya açılacağız diye nutuklar atıyoruz. Ama diğer taraftan, yollardaki atıkları birbirimize işaret edip başka ülkelerin çevre düzenine hayran hayran bakarken, kendi arabamızın penceresinden dışarıya çöp fırlatmaya devam ediyoruz.
Ancak ne yazık ki, çuvaldızı biraz da kendimize batırmak zorundayız.
Küçük bir azınlık dışında Halk olarak önceliğimiz hiçbir zaman temiz bir çevre olmadı.
Çocuklarımıza, torunlarımıza iş sözü koparmaya çalışırken gösterdiğimiz o amansız ısrarı, "Bu ülkenin çöp sorununu çözün" demek için göstermedik.
Düşünün bir kere; çöp alanına yakın evlerde oturanlar duman kokusu içeri girmesin diye yaz sıcağında kapı pencere kenarlarını süngerliyor.
Evde yaşlı anne-babası nefes alamıyor, çocuğu öksürüyor. Kahvehanede feryat figan şikayet ediyorlar.
Ama iş hesap sormaya geldiğinde, sivil toplum örgütlerinden on beş kişi dışında kimse sesini çıkarmıyor.
Neden mi?
Çünkü dumanı soluyan o vatandaşın kızı bir devlet dairesinde yada belediyede çalışıyor, ötekinin su faturası bağışlanmış!
Çocuğunun geleceğini, üç kuruşluk siyasi vaatlere veya geçici menfaatlere feda eden bir seçmen profiliyle karşı karşıyayız.
"Sen beni zehirledin, sana oy moy yok" diyen bir duruş sergilemediğimiz sürece, o pencerelere daha çok sünger çekeriz.
İşin bir de eğitsel boyutu var ki, asıl yaramız orada kanıyor.
Bir öğretmenimizin feryadı hala kulaklarımda "Ben okulda ne yaparsam yapayım, anne çöpünü yere attıkça çocuk da atmaya devam edecek. Beyin okuldan önce kodlamış.Çöp yerlere atılır!"
Ne kadar acı, değil mi?
Parkta çekirdek çitleyip çöpünü yere atan anne, pet şişeyi fırlatan baba, çocuğuna aslında en büyük kötülüğü yapıyor.
Eğitimi sadece okula devredip aradan çekilemeyiz.
Parkta eline poşet alıp çöp toplayan üç yaşındaki çocuğun vizyonuna, elindeki çöpü arabasının penceresinden pervasızca fırlatan yetişkinler erişemiyorsa, ortada ahlaki bir çöküş var demektir.
Çözüm aslında ne lüks projelerde ne de milyarlık bütçelerde saklı.
Çözüm tek ve nettir.
Düzenli depolama tesislerine geçmek, metan gazından elektrik üretmek ve yasaları tavizsiz uygulamak.
İşin en trajik boyutu ise çaresiz olmamamızdır.
Yasalarımızda sadece vatandaşa değil çevre kirliliği yaratan belediyelere de çok ciddi cezai yaptırımlar uygulama yetkisi var.
Evet, yanlış duymadınız; bu ülkede çevre kirliliğinin en büyük ortaklarından biri de ne yazık ki yasal sorumluluklarını yerine getirmeyen belediyelerdir.
Ancak bugüne kadar sırf siyasi beklentiler ve "hatır-gönül" ilişkileri yüzünden bu cezaların kesildiğini duyan oldu mu?
Çözüm aslında tek ve nettir.
Katı atıkları, Çevre Yasası’nın amir hükümlerine uygun biçimde, modern ve düzenli depolama alanlarında imha etmek.
Biz sade vatandaşlar olarak bu vurdumduymazlığı bozmak zorundayız. Evlerimize kapanıp, duman girmesin diye kapı-pencere kenarlarını süngerlerle tıkamak bir çözüm değildir. Bu, teslim olmaktır.
Ülkesini seven, bu topraklarda sağlıklı yaşamak isteyen her bireyin görevi artık sesini yükseltmektir.
Gerekirse yolları kesmek, o vahşi depolama alanlarına çöp kamyonlarının girmesini engellemek ve erk sahiplerini çağdaş yöntemlere dönmeye zorlamaktır.
Eğer biz sade vatandaşlar olarak, Godot’u bekler gibi birilerinin gelip bizi kurtarmasını beklersek, daha çok zehirleniriz.
Kirleten siyasileri, görevini yapmayan yerel yönetimleri sandıkta da sokakta da zorlamak zorundayız.
Aksi takdirde, gelecekte çocuklarımıza bırakacağımız ne gönül rahatlığıyla girebilecekleri bir deniz, ne de genzimiz yanmadan rahatça yürüyebileceğimiz sokaklar kalacak.
Pencerelerimizi süngerlemek bizi kurtarmayacak; çünkü o süngerler zehri değil, sadece bizim gerçeği görmemizi engelleyecek.
Şimdi sorma sırası bizde.
Temiz bir ülke için ilk çöpü ne zaman toplayacağız ve ilk hesabı ne zaman soracağız