Göç ve savaş travmasına sığınanlar

Geçenlerde bizleri neyin standartlaştırdığını düşünüyordum. Ne oluyordu da standart hayatlar sürmeye meylediyorduk? Sıra dışına çıkmaktan neden bu kadar çekiniyorduk veya? Garip gelebilir ama sabırsızlığımız ve kendi yarattığımız korkulardır bizi standartlaştıran. Hayal kırıklıkları ile başa çıkmakta yetersiziz. Her şeyin hemen, bizim istediğimiz şekilde gerçekleşmesini istiyoruz.
 
Özel sektör zor mu geldi? Yürüyelim kamuya... Mücadele etmekten yorulduk mu? Ver elini Avrupa... Partisiz olunca hiçbir şeyi çözemiyor muyuz? Hemen yazılalım bir siyasal partiye... Standart, öğretildiği gibi yaşayan, özgürleşmekten korktuğu için sıradanlaşan bir toplumun devrimci bireyler ve devrimci çözümler üretmesi nasıl mümkün olsun? Olmuyor.
 
Kıbrıs Türk toplumunun devasa bir baskı altında olduğunu ve endişelerimizin o baskıdan ürediğini ileri sürerler ya; kesinlikle reddederim bu tür tespitleri. Travma yaşamış bir toplum oluşumuzun arkasına gizlenenlerimizin en büyük sığınağıdır travmatik acıları deşmek… Sanki dünyanın tek sömürgesi bizdik gibi davrananlardan, dünya tarihini bilmediklerinden Afrika’nın, Güney Amerika’nın ve Asya’nın sömürge karşıtı hareketlerinde öldürülen milyonlarca insanı, ağır işkence altında son nefesini veren binlercesini yok sayıp, Kıbrıs’taki savaş ve göç travmasından olmadık efsaneler yaratanlardan bana gına gelir. Göç ve savaş elbette travmatiktir. Fakat travmayı, mücadele vermekten kaçınmanın bir aracına dönüştürenler çoktan sıktılar.
 
Travma deşiciler Kıbrıslı Rumların İngilizlere karşı verdiği sömürge karşıtı mücadelede onları nasıl yalnız bıraktıklarını bizlere unutturacaklarını zanneder. İngilizlere karşı neden topyekun başkaldırmamış bir toplum olduğumuzu açıklayamayanlar, bugün Kuzey Kıbrıs’ın niçin Türkiye sömürgesi olduğunu doğru temelde izah edemezler kuşkusuz. O çok küçümsediğimiz Rumlar kadar bile olmadığımıza dair anektodlarla dolup taşmıştır tarih. Faşizmi içselleştirmiş, sinmiş bir toplumuz. Bu da yeni bir gelişme falan değildir. Geçmişte ne idiysek, bugün de aynısıyız.
 
Ülkede yaşadıklarım bana, baskı kuranlardan çok; baskıyı kullanarak çıkarlarını maksimize edenlerin var olduğunu defalarca, bilfiil göstermiştir. Faşizmi içselleştiren küçük faşistler, büyük faşistlerin karşısında kuyruk sallar, lütfedip verecekleri kokmuş, kurtlanmış bir et parçası uğruna büyüklere yaranmak için “hırla!” dediklerine diş gösterirler. Büyük faşistler de küçük faşistlerin köpekleşmesi sayesinde kendilerini olduklarından daha haşmetli, çok daha cevval görürler.
 
Bakınız, Kuzey Kıbrıs’ta iki toplumlu filmimi çekeceğim günlerde, 2007 yılında, bana “Bu filmi çekme! Senin canını okurlar!” demişti bazı solcularımız. Film senaryom dönemin büyük solcu bürokratları tarafından gizlice askere gönderilmişti üstelik. O filmi direndim, yaptım. Film burada, Güney’de ve Türkiye’de bir kez olmak üzere gösterildi. Daha başka birçok yerde de gösterilebilirdi. Filmimin Kuzey’de birden fazla kez gösterilmemesinin tek nedeni, “solcu” ve “devrimci” geçinen küçük faşistlerin koltuklarını sinsilikle koruma kaygılarıydı. Üzerlerinde baskı maskı yoktu; gösterirlerse birilerini rahatsız eder, makamlarından olurlar mı telaşına paranoyakça kapıldıklarından filmi gösteremediler.  
 
Bizim sorunumuz büyüklerle mi küçük faşistlerle mi? Hayatlarımızı sıradan, kötücül bir çarkta öğüten bizlerden başkası mı? Standart hayatlar sürdükçe, faşizmin her türüne yenildikçe içlerinde nefret biriktiren, faşist topluma uyum sağladıkça özünden uzaklaşan ve başkalarının hayatlarını yaşayan insanlara dönüşüyoruz. İşte Kuzey Kıbrıs’ta neden kaybettiğimizin temelde yatan ana nedenidir bu. Küçük, konformist kozalarımızı örerek, faşizme karşı cepheler açabileceğimizi sanıyoruz. Sıradanlaşarak açacağımız her cephe bizi faşizme prangalarıyla daha da bağlıyor oysa.
 
Kredi kartları, ev taksitleri, okul taksitleri arasında elektronik pranganız size ne yapıp ne yapamayacağınızı bir bir fısıldarken, hayal kurma yeteneğini yitirmiş, özgürlüğü elinden alımış makhumlar misali faşist toplumun sinmiş, itaatkar bir bireyi haline gelirsiniz. İçi kof aile ilişkileri, çürümüş evlilik kurumu ve sorunlu çocuklar arasında işinize gider, evinize bıkkın dönersiniz. Sonunda tükenmiş ilişkilerin bağrında başkalarında heyecan avına çıkar, avdan dolu döndüğünüzde bile mutsuz bir mahkum olduğunuzu hatırladığınızla kalırsınız.
 
Devrimci geçinen ancak hayatlarında hiçbir devrim yapmaya cesareti olmayanlar Kıbrıs’ı bu kafayla mı kurtaracak? Kurtaramıyorlar pek tabii... Sıradanlaşarak bildik hayat motiflerinin canlı renklerine aldananlar, kısa bir süre sonra çetin gerçekler tarafından zapt edilmiş, solmuş bir hayatın içinde debeleniyor ve daha sessiz, daha mücadelesiz, daha bitkin; kendileri ile birlikte Kıbrıs’ı da manen terk ediyorlar ve sıradanlaşmanın en ağır bedelini ödüyorlar.
 
Olsun, özgürlüğüne dokundurtmayacak olanlar da var. Daha bağımsız ve daha özgür oldukça hayatın keyfini neredeyse tam istediği gibi sürenler de var. Sayımız az, belki birbirimizi tanımıyoruz ama umutluyuz. Gücümüzü bağımsızlığımızdan alıyor ve geçmişteki hatalarımızı tekrar etmeyerek, Kıbrıs’ta başka yaşamların mümkün olduğunu kimseye boyun eğmeden ispat etmeye çalışıyoruz.