Bir arkadaşımla konuşuyorduk geçenlerde, sohbetimizin keskin bir sinirlilikten nasibini aldığı bir anda dostum, “Bu toplumun % 90’ı delirmiştir, dikkate alma. Ben içime kapandım, çareyi kimseyle sık görüşmemekte buldum” dedi. Doğru ya, ben de uzun yıllardır benzeri bir tavır içindeydim. Bilmeden ukalalık eden kifayetsiz muhterisler arasında, mütevazı görüntüleri altında tepeden tırnağa narsistlik batağına batmışların içinde, gerçeklerin tersini yayan, güç ilişkilerinin öyle emredeceğine kendilerini inandırdıkları için ya da kıskançlıklarından oturdukları yerden dedikodu üretenlerle aynı havayı solurken, kıymetlerini bilen halis narsistleri öpüp başımıza koyar olduk. E hiç değilse narsist olmayı hak ediyor bazıları, buna da şükür! Etraf vasat bir üniversiteyi zar zor bitirmekle alim olduğunu sananlardan geçilmezken, zekasını ispatlamış narsistlerin hakkını yemek insafsızlıktır doğrusu.

Ancak devayı kimseyi özel alanına sokmamakta bulmak bir yere kadar çözüm üretse de, kendimizi mutsuz kılmamak uğruna toplumdan varlığımızı yalıtmak hiç de toplumseverlik göstergesi sayılmaz. İyi de tür tür psişik rahatsızlık salgın boyutunda birinden diğerine bulaşıyor iken, nasıl toplumsever ve yurtsever kalmak için çabalayacağız? İnsanların acizliklerine ve hastalıklı ruh durumlarına nasıl sabır göstereceğiz? Çoğu kez bunu başaramadığımız için, stres yoğun gündelik yaşantılarımıza şu veya bu nedenle teğet çizenleri dışlamakta buluyoruz çözümü. En kolayına kaçıyoruz veyahut. Eli sürekli savunma butonuna basılı bir hazırcevaplılığa tahammül etmeye, yalana tevessül edenleri hakikatle yüzleştirmeye çalışmakla kaybedecek vaktimiz yok. Uğraşmaya değmeyeceği için selamı kesmekte, yüzümüzü çevirip gitmekte buluyoruz meselelerin hallini. Küçücük bir toplumda sorunları ile baş edemeyen insan sayısı sürekli artmaktaysa, başkasının derdini çekmeme kolaycılığına kapılmamanın yollarını bulabilmeliyiz. Bunun ana yolu, hiçbir şeye şaşırmayacak bir erdeme sahip olmaktan geçiyor olabilir. Bu satırların yazarı da dahil çoğumuz o engin yolda yürüyemeyecek bir tecrübesizlik ve sabırsızlık içerisindeyiz. Kolay kızıyor, pek çok kez haklılığın verdiği güçle yanlış hareket edeni derhal silip, uzağımıza atıveriyoruz.

İnsan ilişkilerinde sabırla dönüştürücü olmak herkesin taşıyabileceği bir vasıf olmamakla birlikte, hiç değilse insanın çirkin yanlarını görünce şaşırmamak gerektiğini öğrenebilir ve sakin olmayı deneyebiliriz. İnsanın çok komplike bir varlık olmadığı, egosunun yarattığı gerilimlerle bile başa çıkamadığı bilgisine sahipsek, birilerini ilahlaştırarak; zaaflarına yenilen ve egosunun sesinden başkasını duymayan diğerlerini de yerin dibine sokarak kazanacağımız bir şey olmadığını fark edebilmeliyiz. İnsan insandır nihayetinde. Hepimizin içinde bedenlerimizin ortasına tahtını kurmuş bir ego sultanı oturuyor. Onu tahtından indiremediysek hala, bilgiyle mi konuşmuş, bilgisizce mi sallamış pek de fark yaratmıyor. Esiri miyiz egonun? Akıllı esir de, aptal esir de esaret altında yaşamıyor mu sonuçta? Egomuzun kulu olduktan sonra hangi erdemden bahsedebilir, hakiki alçak gönüllülüğe nasıl vakıf olabiliriz? Hak edişe göre narsizm dağıtılacak olsa, bu; çok hak etseniz de az hak etseniz de narsist olduğunuzu değiştirmiyor maalesef...

Bir kere hepimiz öyle ya da böyle, az veya çok egosundan kurtulamayan, bağımsızlaşamayan varlıklarız. Lanetlemişler sanki insanlığı, egonun ne mene bir soytarı olduğunu biliyor, ama onun şaklabanlıklarına ve şeytanlıklarına tutsak, ömürlerimizi tüketiyoruz. Palyaçolaştığında esprilerimizi zekası ile ışıldatmasından gözlerimizi alamıyor, iblisleştiğinde salgıladığı öfkeyle ortalığı savaş alanına çeviriyoruz. İki yüzünden de ayrı keyif alıyor, neye hükmederse, o komutan, bizler emrindeki askerler hayatımızı kazanacağı zaferler ve kaybedeceği savaşlar arasında paldır küldür, kıra döke sürdürüyoruz. Kazandıkça sayesinde daha da narsistleşiyor, kaybettikçe onun yüzünden manasız bir ezilişe kurban gidiyoruz. Ego her şartta kazanan, insanlıksa her durumda kaybeden oluyor...