CTP düşmanı mıyım?


Birkaç gün önce Ali Kişmir’in televizyon programında bana sorduğu soru çok tanıdık geldi: CTP düşmanı mısın?
Yıllardır çok karşılaştığım bu soruya canlı yayında da maruz kalmak ilginçti.Tek kelimelik bir cevap verdim ama belli ki kesmedi: Hayır.
Bu soru yıllardır bana neden sıklıkla soruluyor?
Bu soruyu hak edecek ne veya neler yaptım?
TOMA eylemi dönüşünde, eski bir öğrencim de “Aldın gırbacı eline vurun vurun budan partiyi bize” deyince, bu soru üzerinde düşünmem gerektiğine kanaat getirdim.

Düşünmeye biraz uzaklara giderek başlayayım bari…
Ne çektimse bu dilimden…
Dilin bir “mücadele aracı” olduğu ve “iktidarın dil içinde kurulduğu” bu fikriyatla ilk temasıma denk gelen o dönemin pratikte tekabül ettiği kişi Mehmet Yaşın idi. Dönemin kimlik tartışmaları içinde “Kıbrıslıtürk” kelimesini yaratan ve kullanmaya başlayan Mehmet Yaşın’dan defaten ödünç alarak kullandığım bu icat için, uzun bir süre dipnotla izah etme zorunluluğu hissetmiştim. Hem ne demek olduğunun izahı hem yaratıcısının kim olduğunun beyanı için marjların arasına sıkışıp durdum uzun süre.
Yeni paradigmanın ilk taşlarını keşfimde “metin” ve “okuma” kavramlarının postyapısalcı çerçeve inşaatına başlamamda ana araçlar oldu.
Dilin ve anlamın çeşitliliğinin temelinde, toplumun çok katmanlı yapısının olması, durumlara farklı anlamlar verilmesi, anlamların değişmesi, eğilip bükülmesi ve hatta kırılmasında çok katmanlılığın önemi büyük.
Lisenin son yılı…
Lise son sınıftayken merak sardığım gazetecilik yüzünden çok çektim. 17 yaşındaydım. Herkes ÖSS’ye harıl harıl çalışırken annemin ganimet olmayan daktilosunda iki parmakla tık tık tık yazıp yazıp durdum. Yazdıklarım arasında bazılarını o dönem yayınlanan YeniGün Gazetesi’ndeki okur köşesine gönderiyor, Ahmet Okan yönetimindeki gazetede yayınlandıklarında seviniyordum.Geçmiş zaman akılda ikisi kaldı: Biri, avcılara karşı eşitliği kısmen sağlamaları için av mevsiminde tavşanlarla kekliklere de kuş lastiği verilmesini istediğim; diğeri de “Bazıcıkları” başlığını taşıyan ve KKTC’ye karşı olanları eleştirdiğim ilk siyasi içerikli yazım. İkincisindeki aşağılayıcı ve öfkeli üslup kimse hatırlamasa da içimde hala bir yara.
Baba nasihatı
17 yaşında gazetecilik eğitimi için İzmir’e gittiğimde babamın iki nasihatinden biri “ÜTK’ya asla bulaşmamam” idi. Çünkü babama göre ÜTK, yaygın kanaatle uyumlu bir şekilde CTP’nin yan kuruluşu idi. Hatta daha İzmir’e gitmeden Lefkoşa’daki tanışma toplantısına gittim diye, İzmir’de birlikte kalma planları yaptığımız iki arkadaş aniden ortadan kayboldular ve yıllar sonra ÜTK’ya bulaştım diye korktuklarından beni ortada bıraktıklarını itiraf ettiler. Canları sağolsun, çok geçtik.
İlk yıldan itibaren Fatoş ve Sami benden çok çekti; saatlerce günlerce sordum sordular, anlattım dinlediler, anlattılar dinledim. Mehmet, Mustafa, Abidin ve daha nice abilerle ablalar bıkıp usanmadan zaman ayırdılar. İkinci yıl “baba yanlışsın, ben ÜTK’lıyım ha” dedim. Yaşım 18 olduğundan “ne halim varsa görebileceğim” cevabını aldım.ÜTK’daki birçok arkadaş CTP’li idi. Bunu asla “ÜTK CTP’nin gençlik örgütüdür” olarak kabul etmedim. Temsilci olarak çalıştım, yürütme kurulu üyeliği yaptım, genel başkanlık görevine seçildim. Çalıştığım süre boyunca hiçbir ilişik sivil toplumcu olmadık: Bir öğrenci hareketi olarak öğrencilerin ortak paydasının dışına çıkmadık. “Kıbrıs sorunundan size ne”diyenler çok oldu ama ne yapalım, Kıbrıs diye bir derdimiz olmasaydı kendi alnımızı karışlardık!
En büyük iç karmaşayı CTP konusunda yaşadığımız da doğrudur. Mehmet Ali Talat’ın Eğitim Bakanı olduğu dönemde İzmir, İstanbul ve Ankara’da öğrenci lokalleri açılması için yaptığımız görüşmenin ardından “öyle bir söz vermedim” demesi üzerine “Talat yalan söylüyor” başlıklı bir basın açıklaması yaptığımızda içimiz çok karışmıştı lakin doğruydu dediğimiz.
TKP, BDH…
Öğrencilik bitip 2-3 yıl Türkiye’de çalıştıktan sonra geri döndüğümde TKP’ye üye oldum. BDH kuruluşundaki o güzel imzalardan birini attım.Elimden geldiğince, aklımın elverdiğince, enerjimin yettiğince Özker hoca, Akıncı, İzcan, Şeherlioğlu, Süleymanoğlu ve daha birçok güzel insanla birliktetoplumun çıkarları için çalışmaya gayret ettim.
O süreçte CTP hep gündemdeydi. Seçimden sonra statükocu partilerle koalisyon kurulmayacağı deklarasyonunun imza edilmesi sürecinde yaşananları unutmam. Talat’ın imza için Akıncı ile bir araya gelip basının önünde imza atmayacağını öğrendiğimde büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Meğerse reklam stratejilerine ters imiş! CTP’nin seçimin ardından BDH ile mümkün iken DP ile koalisyon kurmayı tercih etmesi ise gayet normal gelmişti nedense.
Kıyamam
Yıllardır her eğrisine eğri dediğimde “düşmanlık yapıyorsun” diyen arkadaşlara, düşmanlığın bir bireyle bir parti arasında kurulabilecek bir ilişki formatı olmadığını anlatamadım. Çünkü sanırım onlar, partileriyle tutkulu bir aşk yaşıyorlar.
Oysa ki eleştiri ve farklı bakış açılarını anlamaya gayret, demokratik bir duruştur.

Oysa ki siyasi partilerin katı bir yandaşlık dili içine hapsedilmesinin sonuçları iyi değildir.
Oysa ki farklı olanı “düşman” olarak etiketlemek, kelimenin anlamı hasebiyle “yok edici” bir dili kışkırtır. Hiç sevmem!
Oysa ki “katı olan her şey buharlaşıyor” ve “esnemeyen dil otoriterleşip dışlayıcı oluyor”.
#Gezi’deki duruşu, buraşda da görsem, o atılıp uyulmayan imzanın günahının affı için dua bile ederim halbuki.
Bıyığım yok ki sözüm geçsin!