ÇOCUKLAR ELLERİNİ HAVAYA KALDIRMAZ MI ANNE?

ÇOCUKLAR ELLERİNİ HAVAYA KALDIRMAZ MI ANNE?

Tarih 22 Temmuz.

Dışarıda bugünkü gibi kavurucu, insanı nefessiz bırakan bir Kıbrıs sıcağı var.

Ama tam 52 yıl önce, bu saatlerde Lefke’deki evimizde bizi kavuran şey sadece sıcaklık değildi; evimize, odalarımıza, ruhumuza sinen o koyu, koyu olduğu kadar da soğuk ölüm korkusuydu.

Pencerelerimiz gazete kâğıtlarıyla kaplıydı.

Dış dünya ile bağımız kopmuş, zaman algımız yitip gitmişti.

Ne bizi serinletecek bir vantilatör ne bir ses duyuracak telefon vardı.

Sular kesik, elektrikler bir gidip bir geliyordu. Henüz yedi yaşındaydım. Benim yaşımdaki çocukların okul önlüğü, çanta, defter heyecanı yaşaması gereken günlerde, biz Lefke’de birer "savaş esiriydik."

15 Temmuz ile 16 Ağustos arası...

1974’ten sonra doğanlar için bu iki tarih takvimdeki herhangi iki yapraktan ibaret olabilir.

Ama bizim neslimiz için bu 32 gün, pamuk ipliğine bağlı bir yaşam ile dere yatağında dozerlerin açtığı toplu mezarlar arasındaki o incecik çizgidir.

Mahallemize düşen havan topları, başımızın üstünden ıslık çalarak geçen şarapnel parçaları arasında başladı her şey.

Silah sesleriyle uyandığımız o Temmuz sabahında, can havliyle sığındığımız o karanlık yer hâlâ dün gibi aklımda.Malyalı’nın Sinema Salonu.

Oraya doğru koşarken yol kenarına düşen havan mermisinin şarapnel parçasını merakla yerden alışımı, o küçücük elimi yakan o sıcaklığı bugün bile avucumda hissederim.

Sinema salonu karanlıktı, soğuktu ve buram buram korku kokuyordu.

İnsanların tuvalete bile gidemediği, çaresizliğin zemine sızdığı o salonda, annemin sahnenin hemen önüne serdiği şiltenin üzerinde bekledik.

Dışarıdan gelen her ıslık sesiyle irkilir, o sesin büyük bir gürültüyle patlamasını beklerdik.

Islık sesi ile patlama arasındaki o 20 saniye, insanın gözünün önünden tüm hayatının geçtiği koca bir ömürdü.

Bomba patlar, derin bir nefes alır, "Oh, hâlâ yaşıyoruz" derdik. Ölümle oyun oynuyorduk ve kuralı biz koymamıştık.

Umutlarımızın tükendiği, Rum askerlerinin teslim olan şehre girmek üzere olduğu o anlarda, babam sinemanın merdivenlerinden belirdi.

Hayatta kalabilmek için askeri gömleğini fırlatmış, annemin eteğinin altına giydiği pantolonu üstüne geçirmişti. Sırf asker olduğu anlaşılmasın, evlatlarının başında kalabilsin diye...

Yarım saat sonra sinemanın kapıları açıldı. Sırayla dışarı çıkarıldık.

Gün ışığı gözlerimi kamaştırırken, etrafımdaki büyüklerin ellerini havaya kaldırdığını gördüm.

Yedi yaşındaydım; bunun teslim olmak demek olduğunu, ölümün kıyısında yürüdüğümüzü bilmiyordum ki... Ben de kaldırdım ellerimi havaya.

Annem telaşla, korkuyla tuttu elimi, hızla aşağı indirdi.

İşte o an, bir çocuğun masumiyetiyle sormuşum anneme: "Çocuklar ellerini havaya kaldırmaz mı anne?"

Savaşın en acımasız gerçeği bu soruda saklıydı aslında.

Büyüklerin dünyasındaki o vahşeti, çocuk aklımızla bir tekerleme, bir oyun sanıyorduk. Meydanda Rum askerleri kapkara, devasa bir silahı ayakları üzerine kurup bize doğru çevirirken, ben onun bir oyuncak olduğunu düşünüyor, merakla izliyordum.

Açlıktan ağlayan bir yaşındaki kardeşime süt bulabilmek için düşman askeriyle konuşan babamın çaresizliğini, kadınlar ve çocukların eve gönderilip erkeklerin alıkonulduğu o akşamüzeri annemin gözlerinde beliren o infaz korkusunu ancak büyüdükçe idrak edebildim.

Kapkaranlık, havan toplarının açtığı çukurlarla dolu sokaklardan geçerek döndüğümüz evimizde, günlerce esir kaldık. Gözümüz kapıda, kulağımız dışarıdan gelen Land Rover seslerindeydi.

Sonra ne mi oldu?

Türk askerinin Lefke’ye girişi, onları su bidonları ve bayraklarla karşılayışımız, o kabusun bitişi...

Dere yatağında dozerlerin kazdığı o çukurların bende bıraktığı iz, aradan geçen onlarca yıla rağmen hiç silinmedi. Ama çok şükür ki, o çukurlara gömülmek yerine hayatta kaldık ve geride kalan yıllarda çok daha güzel anılar biriktirebildik.

Bugün geçmişe bakıp o günleri her yâd ettiğimde, içimdeki o yedi yaşındaki çocuğun sorusu yankılanır durur. Ve her seferinde aynı düğüm atılır boğazıma.

Tarihi yaşayarak öğrenenlerin, o karanlık sinema salonunun kokusunu bilenlerin dilinden düşmeyen o tek soruyu sorarak bitiriyorum.

Ya 20 Temmuz olmasaydı?