Arif Hasan Tahsin Kıbrıslı Türklerin katı ama haklı sesiydi
Arif Hasan Tahsin yaptığımız her sohbette mutlaka tartıştığım amma çok değer verdiğim bir öğretmendi. Öğretmendi çünkü benim Kıbrıs’ı anlamamda yazdığı gazete yazılarının ve kitaplarının etkisi büyüktü. Ne olmuştu da Kıbrıslı Türkler Türkiye’ye sempatilerini yitirmişti? Bu sorunun cevabını aradığım yıllarda okudum bütün kitaplarını ve Arif Hoca’nın meramını anladım sonunda...
Ha bugün hastaneye giderim ha yarın derken, gitti Hoca... Sonu bekliyordum fakat bu kadar çabuk olmasını hiç... Daha bu sabah aklıma gelmiş, gitmeliyim bir an önce alarmı zihnimde, söylenmiştim kendi kendime. İçimdeki huzursuzluk ve yüreğimden geçen sızı adeta yarına bırakmamalı diyordu beynime... Yarına bırakıverdim, yoğun iş hayatıma bir kez daha teslim olarak!
Kendine kızar insan bazen. Gitmekte olanın son bir kez elini sıkamadığına yanar. Gözlerine bakarak, Hoca sen haklısın ve ben bu yüzden buradayım bugün diyemediğine nasıl yanmaz ki; insansa şayet! Şimdi cenazesinde o beni artık duymazken, bunları içimden söyleyecek olmamın tarifsiz sıkıntısını yaşıyor ve kendime alabildiğine bir kez daha kızıyorum. İş güç ne hale getiriyor hepimizi? Nasıl bu kadar rahat her şeyi erteleyebiliyoruz? Son görev; olanaklıysa şayet, kıymetli bulduğunuz, yaşamını yitirmeden yapılmalı. Yapamadım. Çok önemliymişcesine fani dertler, sonraya bıraktık son görevimizi! Ve acelesi varmışcasına gidiverdi Hoca...
Arif Hasan Tahsin’le geçen sene yaptığım röportajdan bazı bölümleri aktaracağım sizlere birazdan. Sırf hala anlamayan kaldıysa onu, derdi anlaşılsın ve Kıbrıslı Türklerin Türkiye ile ilişkileri neden bu hale geldi sualine doğru bir yanıt verilebilsin diye...
“...Bu topluma Anadolu’dan gelenler sürgün olarak gelmişti. Yani Osmanlı’nın katliamlarına uğrayan Türkmenler buraya gönderilmişti. Buradaki toplum Osmanlı ile barışık bir toplum değildi. Osmanlı döneminde Kuyucu Murat Paşa zamanında Alevi diye Türkmenleri katlettiler ya, sonra buraya sürdüler onları. 1923’te Atatürk yönetimi Kıbrıslıların toptan Anadolu’ya göç etmesini istedi. Bir kısmı gitti, bir kısmı gittikten sonra geri döndü ve burada kalanlar çoğunluktaydı. Bu Türkiye’nin hoşuna gitmedi. Türkiye’de Rumların, Ermenilerin boşalttığı yerlere Kıbrıslıları koymak istediler. Ama toplum yeni kurulan cumhuriyetin Osmanlı’dan farklı olup olmayacağından habersizdi ve gitmedi Türkiye’ye. Öyle olunca, göçü koordine etmek için Türkiye’nin Kıbrıs’a gönderdiği Konsolos Asaf burada toplumu ‘milliyetçiler’ ve ‘İngilizciler’ diye ikiye böldü. Toplumu Türkiye ikiye böldü. Ve milliyetçileri toplumun başında devamlı surette tutmak için parasıyla, mali desteğiyle bu bölünmeyi sürdürdü. Kıbrıslıların Türkiye ile ilişki kurmasından başka çaresi yoktu. Çünkü dediler ki, ‘biz de Türküz, siz de Türksünüz’. Rumlar ‘Yunanistan anavatanımızdır’ dediği için bizimkiler de ‘Türkiye de bizim anavatanımızdır’ dedi. Ama 1954’e kadar bizimkiler ne zaman Türkiye’den destek istedilerse hep hakarete uğradılar.”
“...Erenköy bölgesinin madencileri gece yarısı 24:00’den sonra EOKA tarafından pusuya düşürülmüştü ve yaralılar vardı. Toplum intikam almak için silah aradı, bulamayınca aralarında 2-3 kişi kendi paralarıyla Türkiye’ye gidip, silah almaya karar verdi. Ve sandalla gittiler Türkiye’ye ve TMT’nin silahları ile geri döndüler. EOKA’yı da Yunanistan’daki Özel Harp Dairesi kurmuştu. Yani işin iki tarafında da İngilizler ve Amerikalılar vardı. Bizi ‘böl ve yönet’ politikası ile birbirimize düşürdüler ve İngilizler Türkiye’yi Kıbrıs meselesine girmesi için 1954’te ikna etti. O döneme kadar bizim Türkiye’ye gidip destek isteyen bütün heyetlerimiz hakarete uğradı ve kovuldu.”
“...Kendi üretimimizi yaptık, ama yıktılar. 90’lara kadar üretim yapılırdı, bu üretim alanlarında 40 bin işçiye yakın çalışan vardı. Portakalı, tekstili Avrupa’ya giderdi buradan. Türkiye’ye kota olduğu için Türkiye’den işadamları gelip, bizim işadamlarımızla işbirliği yapardı. Amerika’yla bile ihracat yapılırdı. Her sabah Kıbrıs zerzevatı Londra bakkallarına ulaştırıldı. Sanayi Holding harekete geçirildi, ihracat başladı ama sonra Türkiye buna son vermek istedi ve göz göre göre buna son verdi. Öyle bir oyun oynadılar ki... Rum İngiltere’de mahkemeye başvurdu, avukat tutmadılar. Avrupa mahkemesine gitti konu, onda da avukat tutmadılar ve ABAD kararıyla ihracat durdu.”
“...Burada bu toplumun derdi açıktır: Türkiye bu toplumu kandırdı, aldattı. Bozulan anayasal nizamı kuracaktı. Buradaki Türkler Türkiye’ye güvendi, İngiltere’ye güvenmedi ya. Ve o kadar çok güvendiler ki hiç bu cumhuriyetin yıkılabileceğini düşünmediler. Türkiye’de artık kim iktidara gelirse gelsin Kıbrıs’ı düşünecek olan yoktur. Türkiye’de gizli bir karar alındı. Kıbrıs’ta Kıbrıs’ı bilmeyen yeni bir toplum yaratmak diye karar aldılar.”
“...Hiçbir toplum idare edilmeyi kabul etmez, içine sindirmez, esareti kabul etmez. Söyler veya söylemez ama söyleyebilecek noktaya gelinceye kadar sussa da sonunda söyler. Onun için bu kavga bu toplumun kendi kendini idare etme kavgasıdır. 1968’den bu yana bunu örtbas ederlerse de kavga devam eder. Hapisliklere kadar bu kavga ilerlemiştir. Tutukevinde 8 gün tutuklu kaldıktan sonra arkadaşlarla bir değerlendirmesini yaptık ve dedik ki ‘en nihayet hapse girme özgürlüğünü kazandık!’ Çünkü hapse girme, yargılanma da yoktu. Zaten o günün Bayraktarı ‘benim hakkım var, bunları asayım. Hakkım var, bunları denize atayım. Vurayım bunları’ derdi. Bir mücadele sonucunda bu kadar serbest konuşması sağlanmıştır bu toplumun. Başka önemli bir konu daha var: Kıbrıs’tan Türkiye’ye gidip, oraya yerleşen bir tek kişi gösterin bana ki büyükelçi ya da dışişleri bakanı olabildi. Doktorları bırakın, onların politikayla bir işleri yoktur. Daha geçen güne kadar Kıbrıslılar Türkiye’de vatandaş olamazdı. Erkekler Türkiyeli hanımlarla evlenirdi, ne kazanırsa hanımının üzerine yapardı. Sonra hanım atardı kendisini sokağa, don gömlek giderdi. Askerde de yükselen Kıbrıslı yoktur.”
“...Türkiye’nin Kıbrıslılarla bir problemi var. Nedendir bilmem. Araştırın, göreceksiniz İngiltere’de yaşayan bir Kıbrıslı Türk İngiliz Büyükelçisi olabilir, ama Türkiye’de yaşayan bir Kıbrıslı Türk olamaz. 40 yıldır Türkiye’de Posta Dairesi’nde çalışmış benden epeyi büyük bir tanıdık vardı. Atatürk’ü tanıma şansını bile yakalamıştı. Bütün sınavları başarıyla verdiği halde Posta Dairesi’nde yükselemedi. Kendisi kadar başarılı olmayanlar ise Türkiyelidir diye yükseldi.”
Arif Hoca’nın yukarıdaki satırları ayakta bağırırken siz hala Kıbrıslı Türklerin derdini anlamak istemeyenlerdenseniz, zihniniz ve yüreğiniz şapa oturduğu için ‘Arif Hoca’nın dediğinden’ deyiminin neden Kıbrıs Türk Ağzı’na geçtiğini hiç anlamayacaksınız demektir.